Kaler'in Kalemi
Kaler'in      Kalemi

 

En Son Eklenenler

 

Kitaplarda

Evvel Zaman İçinde

Altıncı Bölüm - Karlı Diyar

 

Hikayelerde

Lübliyanska

Kurabiye Sokak

 

 

Yazılarda

İçi Boş Bir Yazı

 

In English

Simple

 

Yazmak ve yazar olmak...

 

“Eğer yazıyorsanız, yazar oldunuz demektir.” diyordu yabancı bir dergide okuduğum makalede. Sözlük anlamına göre bu söylenen doğru olabilir ama bir insanın kendisine yazar demesi o kadar kolay mı? Bence hiç değil, hem de hiç.

 

Yazar olmak için ilk önce çok okumak gerek diye düşünüyorum. Yazarın her kelimesini anlayarak okumak. Acele etmeden sindire sindire okumak. Yazarın dünyasına adım atmak, sanki oradaymış da size konuşuyormuş gibi hissetmek.

 

Elimden düşürmeden zevkle okuduğum ilk kitap "101 Dalmaçyalı" idi. Yanılmıyorsam, ilkokul 2 veya 3’te idim. Küçük yaştan itibaren kendimi kitapların büyülü dünyasına kaptırdım falan diyecek değilim. Öyle olmadı çünkü. İnsan ilkokuldayken "Seksen Günde Devr-i Alem"i okur da, her iki paragrafta bir "mamafih" ve "binaenaleyh" kelimelerini telaffuz etmek için çabalarsa, ortaokul 3'te iken, hangi akla hizmetse, tuğla kalınlığındaki "Suç ve Ceza"yı okumaya yeltenirse, öyle aman aman bir okuma yoğunluğu içerisinde bulamıyor kendini.

 

Okumanın zevkine, ne yazık ki, bir hayli gecikerek üniversitedeyken vardım. Cebeci’deki Siyasal Bilgiler Fakültesi’nden yürüyerek Kızılay'daki Dost Kitabevi'ne gider, "Suç ve Ceza"dan kalma bir travma olsa gerek, kalın olmayan, hatta ve hatta olabilecek en ince romanları satın alır, okurdum. Kısa hikaye türünde olanlar favorimdi.  Üniversitenin ilk yılının yazını Panait Istrati, Sartre, Camus, Çehov, Dostoyevski, Tolsytoy, Balzac, Orhan Pamuk ve, elbette ki, Yaşar Kemal ile dopdolu geçirdim. O zamandan beri elimden geldiğince okumaya çalışıyorum, dilini bildiğim yazarların yapıtlarının aslını, dilini bilmediklerimin de Türkçe çevirilerini. Her geçen gün de okumaktan çok daha büyük zevk alıyorum.

 

Yazma ile ilgili ilk anım ise ilkokul 2’nci sınıftan. Teğmen Kalmaz İlkokulu’ndan, Çankaya İlkokulu’na nakil olduğum o senenin yazında, tatilimizi, her zamanki gibi, Erdek’teki Harita Genel Komutanlığı’nın kampında geçiriyorduk. Her yıl, bütün yıl boyunca dört gözle beklediğim o on beş günlük tatilin o seferinde, yanılmıyorsam, benden bir veya iki yaş büyük bir kız arkadaşım olmuştu, felçli olduğu için hep tekerlikli iskemlede oturan. Hastalığı neydi, hatırlamıyorum. Belki de hiç öğrenmemiştim. O yaz benim en yakın arkadaşım olmuştu. Birlikte çok eğlendiğimizi, türlü türlü oyunlar oynadığımızı hatırlıyorum. Eylül ayı gelip de, okul başladığında, öğretmenimiz yaz tatilinde neler yaptığımızı anlatan bir kompozisyon yazmamızı istemişti. Ben de, tekerlikli sandalyeye mahkum ama etrafına inanılmaz bir yaşama sevinci saçan o kızla olan arkadaşlığımı yazmıştım.  Öğretmenimin, kompozisyonumdan övgüyle bahsederek beni diğer öğretmenlere gösterdiği o anı dünmüş gibi hatırlıyorum. Çok mutlu olmuştum.

 

Büyüyüp de, Türkçe yazmaktan zevk almaya başlamam, başka dilleri öğrenme çabalarım ile aynı zamana denk gelir. Türkçe haricinde biliyorum dediğim İngilizce ve Japonca’nın yanı sıra gereksiz bir şekilde ve sayıda daha bir çok dili öğrenmeye yeltendim. O yabancı dilleri çalıştıkça Türkçe’nin ne kadar zengin bir dil olduğunun ayırdına vardım. Özellikle, dilbilgisi olarak Türkçe’ye çok benzeyen Japonca öğrenmeye başladıktan sonra oldu bu. Kendimi Türkçe’de hem sözel, hem de yazınsal olarak daha iyi ifade etmem gerekirdi ve edebilirdim de.

 

Ama bir gün beynimde bir ışık parladı da, aman oturayım, yazayım dediğim bir durum olmadı.  İki binli yılların başında yazmaya başladım ufaktan ufaktan.  Eşim, Yasemin ile 2001-2003 yılları arasında, şu an çok zorlayıp düşünmemize rağmen neler yaptığımızı hatırlayamadığımız çocuklar öncesi evlilik dönemimizde yaşadığımız ilk Amerika maceramızın anılarını anlatan “Kafe Amerikano” adlı bir anı kitabı yazmayı planlıyordum. Sonraki iş güç yoğunluğunda kaynadı gitti. Türkiye’ye dönünce, gözlem niteliğinde kısa yazılar yazmaya başladım. Yazdıkça zevk aldım. Zevk aldıkça daha çok yazmak istedim. Ama serde maymun iştahlığı olunca süreklilik sağlamak pek de kolay olmadı, o yazılar da bir yerlerde kaybolup gitti.

 

Son zamanlarda ise, çocukların da olduğu ikinci Amerika maceramızda herhangi bir işle iştigal etmiyor olmamın vermiş olduğu bu eşi bulunmaz zaman bolluğu sayesinde, daha düzenli ve daha zevkle yazmaya başladım. İlk önce Facebook ile başladı. Yazıların sayısı artınca, hepsini derli toplu bir arada tutmak için bu siteyi oluşturdum.  Sitenin isim babası, mezunu olmaktan her zaman çok büyük gurur duyduğum Ankara Atatürk Anadolu Lisesi’nden üç dönem büyüğüm sevgili Baler Eskibatman’dır*.

 

Ve ilk satıra dönecek olursak, “Ben bir yazarım.” demeyi çok isterdim.  Hani çok tevazu kibirden gelirmiş derler ya, inanın öyle bir tavır değil bu.  Benim yazarlığım, olsa olsa, kırk fırın ekmekten ancak ilk bir kaçının seviyesindedir.  Amacım zaten kendime yazar diyebilmek değil. “Zevk” kelimesini bu yazıda çok kullandım ama bütün samimiyetimle söylüyorum, yazarken çok büyük zevk alıyorum.  Mutlu oluyorum.

 

Tek amacım zevkle ve mutluluk duyarak yazmak, yazdıklarımı da sizlerle paylaşmak.

 

İhsan Kaler Hürcan

Chevy Chase, Maryland, Ocak 2015

 

 * Sevgili Baler'i 2 Kasım 2019 günü daha 51 yaşında iken kaybettik. Her zaman "N'aber, Kaler? İyiyim, Baler. Senden n'aber, Baler? İyiyim, Kaler" diye kafiyeli bir şekilde başlayan sohbetlerimizi özlüyorum. Çok renkli bir kişiliği olan çok kaliteli bir insandı Baler. İyi bir müzisyendi. Kahve Molası adlı albümünü dinlemek için tıklayın: Baler - Kahve Molası

 

Print | Sitemap
© İhsan Kaler Hürcan