Üçüncü Bölüm
Gözcü'nün Hikayesi
Sanki oradaymışlar da görmüşler gibi, bazıları der ki, İblis kızı kapıp giderken yavrusunu bu insanların arasında unuttu. İnsanlar da İblis’in soyudur diye yavruya işkence etti. Tam onu öldürecekleri anda yaşlı adam durdurdu onları. Aldı kuzgun yavrusunu, kızının yerine ona baktı. Sevgisini verdi ona, büyüttü onu. Kuzgun yavrusu da insana dönüştü. Yaşlı adamı babası bildi.
Bazı başkaları da der ki, İblis, yavrusunu insanların arasında bilerek bıraktı, daha sonra gelip günün sadece tek yarısında insanlara parlayan Güneş’e tümüyle sahip olabilmek için işi kolay olsun diye. İblis değil mi bu? Soyu da İblis. Kuzgun şekline de girer, insan şekline de, yılan şekline de. Zaten yaşlı adamı efsunlamış bu İblis. O da ne yaptığını bilmeden aldı İblis’in dölünü, ona baktı. Büyüttü onu. Vakti gelince bildiğini yapacaktır yine İblis.
Kim ne derse, desin, İblis ister unutmuş olsun, isterse bilerek bırakmış, kuzgun yavrusu, yaşlı adamın sevgisi ve bakımı sayesinde iyileşip de insana dönüşünce bir hoş delikanlı olmuş. Boyu uzun mu uzun. Gözleri mavi desem, mavi; yeşil desem, yeşil. Renkten renge değişirmiş. Saçları dalga dalga, güneş vurdukça kızıla çalarmış. Omuzları öyle geniş, bacakları öyle kuvvetliymiş ki, öküzler yorulduğu zaman, karasabana kendini koşar, tarlaları sürmeye devam edermiş. Bir güzel sesi varmış, şarkı çığırdıkça onu uzaktan uzaktan duyan herkes mest olurmuş. Çevredekiler, yere bakar, yürek yakar, tatlı diliyle yılanı deliğinden çıkarır, derlermiş, Kızıl Oğlan adını verdikleri bu İblis’in yavrusu kuzgundan dönme insana. Biraz ürktüklerinden, biraz da yaşlı adamın hatırı olduğundan pek laf etmezlermiş Kızıl Oğlan’ın aralarında yaşamasına, ama ona da çok fazla yaklaşmazlar, ondan uzak dururlarmış. Varmış da, sanki yokmuş gibi davranırlarmış Kızıl Oğlan'a.
Günler günleri takip etmiş. Takip eden günleri de daha başka günler. Gecesi ile gündüzü ile, yavaş yavaş bu diyardaki yaşama alışmaya başlamış bu insanlar. Duvar duvara bitişik yanyana evler yapmışlar, damları düz olan. O zaman camları varmış evlerin. Güneş İblis’teyken ortalığı kaplayan karanlıktan çekinirlermiş de, kaçmazlarmış ondan daha. Ağaçlardan meyveler, derenin kenarından otlar toplayıp yemişler. Derenin iki tarafını sürmüşler, yarısına buğday, diğer yarısına arpa ekmişler. Buğdaydan ekmek, arpadan da kafalarını buğulandıran içecek yapmışlar. Bağlar ekmişler. Bağda yetişen üzümleri yemişler. Gölden tuttukları balıkları yemişler. Gölün billur gibi temiz suyunu içmişler. Kestikleri ağaçların odunlarıyla yaktıkları ateşte kızgın kumları eritip cam bardaklar, derenin kilinden de kaplar yapmışlar. Otlardan yataklar doldurmuşlar. Koyunların derilerinden ayakkabılar yapmışlar; pamuğun ipliğinden giyecekler dikmişler. Bir düzen tutturmuşlar, yaşamaya başlamışlar, içlerinde bir umut, çok da sesli birbirlerine söylemedikleri, belki bir gün tepesinde güneşin her zaman parıl parıl parladığı canım diyarlarına dönebilirler diye. Bir umut işte.
O günleri çok daha günler takip etmiş, o çok daha takip eden günleri de başka günler, ama dere daha bir kere bile olsun taşmamışken derenin kilinden çanak çömlek yapan kap kacakçının kızı, Al Kız, gönlünü Kızıl Oğlan’a kaptırmış. Nerede kaptırmış, nasıl kaptırmış bir bileni yoktur. Rivayete göre, kap kacakçı dere kenarında kil toplarken ona yardım eden kızı, derenin öbür tarafında tarlayı süren Kızıl Oğlan ile gözgöze gelmiş, onun renkten renge dönen gözleri ile omzuna dalga dalga düşen kızıl saçlarından büyülenmiş, ona aşık olmuş. İblis soyu seni kandırmış derler, sonra da kendisine türlü türlü eziyet ederler diye kimselere söylememiş Kızıl Oğlan'a gönlünü kaptırdığını kap kacakçının kızı.
Al Kız nasıl biriydi, onu da bilen yok. Bazıları der ki, İblis’in oğlunu baştan çıkarabildiği için yaşlı adamın kızı kadar güzeller güzeli olmalı. Bazı başkaları da der ki, ne kadar yakışıklı olsa bile, İblis’in oğlu diye yanına kimsenin yanaşmadığı Kızıl Oğlan’dan başkası ona dönüp bakmadığı için çirkin mi çirkin olmalı. Kim ne derse, desin, rivayet devam eder ki, bu iki sevgili, bir gece hiç kimseye görünmeden buluşmuşlar ve kendilerini ormanın derinliklerinde, bir koyun postunun üzerinde oturur halde bulmuşlar. Al Kız ilk defa o akşam konuşmuş Kızıl Oğlan’la. Onun o güzel sesini ilk defa o akşam duymuş. Kayın ağacı ile çam ağacının hikayesini de ilk defa o akşam dinlemiş o güzel sesin sahibinden.
Bir diyar varmış, insanlara can damarı olan bu derenin kendisinden kopup da geldiği, başı bulutları aşan ulu dağın arkasında, çok uzaklarda. Bu diyarın aksine soğuk bir diyarmış o uzak diyar; gökyüzü her zaman bulutlarla kaplı olan, üzerine her zaman kar yağan. Güneş sadece bir gün açar, o diyarı sadece bir gün ısıtırmış. İşte o bir tek günün sabahında da kayın ağacı yeşerir, hayata döner, akşamında da kızaran yapraklarını döker, tekrar uykuya dalarmış. Ancak soğukta bile yemyeşil kalan çam ağacı söylemezmiş bu gerçeği kayın ağacına. O bir gün haricinde de hayatın devam ettiğini bilmesini istemezmiş kayın ağacının, kendilerinden başka hiç bir ağacın olmadığı bu soğuk diyarda.
Kayın ağacının uykuda olduğu soğuk, karlı günlerde, onun yapraksız dallarına kuşlar zarar vermesin diye, kendi dallarının arasından uğuldayarak geçen rüzgarın yardımıyle üzerlerinde birikmiş kar topaklarını, kayın ağacının dallarına konmaya yeltenen kuşların üzerine atar, kışlarmış onları, çam ağacı. Kayın ağacının gövdesine zarar vermesinler diye, böceklerin kendi gövdesinde yuvalanmasına izin verirmiş, ağaçkakanların da kendi dallarını gagalamasına. Yaşarmış yaşamasına da, sevdiği kayın ağacıyla geçirebildiği o bir tek gün için yaşar olmuş çam ağacı aslında.
Uzun karlı günleri bir sıcak gün takip etmiş; bir sıcak günü de uzun karlı günler. Her sıcak gün geldiğinde, uykudan uyandığını bilmeyen kayın ağacı, sanki hiç ayrılmamışlar gibi sevdalısıyla konuşmaya devam etmiş. Bitmek bilmeyen karlı günlerin yalnızlığının acısına, sadece bu bir tek sıcak gün için katlanan çam ağacı ise, hiç ses etmeden dinlermiş kayın ağacının diyeceklerini. Konuşmazmış. Gel zaman, git zaman bu böyle sürüp gitmiş, ama çam ağacı, kayın ağacından çok daha çabuk yaşlanmış, gövdesi çok daha çabuk kavrulmuş, ömrünün sonuna gelmiş.
Bir sıcak gün daha geldiğinde, her zamanki gibi susmuş çam ağacı, kayın ağacını dinlemiş. Güneş alçalıp da ufka yaklaştığı zaman susturmuş kayın ağacını. Şaşırmış kayın ağacı. Bir dalı ile uzanıp kayın ağacının kovuğuna bir kozalak bırakmış çam ağacı. Kovuğa bir kırmızı kuş gelip yuva yapmış. Kayın ağacı neler olduğunun farkına varmış o an, ama hiçbir şey diyemeden güneş batmış, gün sona ermiş. Kayın ağacı kızaran yapraklarını dökmüş. Arkasından da, hiç yeşermemek üzere, çam ağacı. Bir dahaki sıcak gün geldiğinde, böceklerin yiyip bitirdiği çam ağacı yokmuş artık.
Kızıl Oğlan hikayenin burasında susunca, heyecanla dinleyen Al Kız, Kızıl Oğlan’ın göğsüne dayadığı başını kaldırıp ona bakmış, kozalağa ne olduğunu sormuş. Al Kız'ın saçlarından çeşit çeşit kır çiçeği kokusu gelmiş, Kızıl Oğlan’ın burnuna. Hafifçe gülümsemiş Al Kız’ın yüzüne bakarak. Güzel yüzü çok daha güzel görünmüş. Uzanmış, Al Kız'ın saçlarını okşamış, koklamış onları. İki eli arasında yüzünü tutup dudaklarından hafifçe öpmüş, gözleri kapalı. Yavaşça koyun postuna uzanmışlar. Birbirlerinin olmuşlar, bir can olmuşlar; sıcaklıklarını hissetmişler. Aşklarını kutsamış ormandaki ağaçlar. O sırada bir kırmızı kuş uçmuş üstlerinden.
Ertesi sabah, koyun postunun altında uyurken bulmuşlar sevgilileri, ormanda. Bazıları der ki, kızın aklını çalıp ondan faydalandı diye Kızıl Oğlan’ı bu diyardan kovdular. Bazı başkaları da der ki, bu sefer yaşlı adam da engelleyemedi, cezasını kestiler, Kızıl Oğlan’ı oracıkta öldürüverdiler, ölüsünü de göle attılar.
Ne olmuşsa, olmuş, o günden sonra Kızıl Oğlan’ı ne gören olmuş, ne de duyan. Al Kız da sus pus, evinden çıkmaz olmuş. Vakti dolunca da, bir oğlan çocuğu doğurmuş, adını Koz Oğlan koyduğu. Sormuşlar Al Kız’a oğlan kimden diye, o da Kızıl Oğlan’dan, demiş. İnanmak istememişler de, çevredekiler, oğulun kimden olduğunu sadece anası bilir, deyince kabul etmek zorunda kalmışlar. Ondan sonra da, Kızıl Oğlan gibi kaybolup gitmiş Al Kız, Koz Oğlan’ı arkasında bırakarak. Bazıları der ki, Kızıl Oğlan’ı bulmaya gitti. Başka bazıları da der ki, yok, göle atladı, gölde boğulup gitti.
Al Kız da kaybolduktan sonra düzen değişmiş bu diyarda. İnsanları bir korku almış. İlk önce birinin aklına gelen daha sonra diğer bir başkasının aklına gelmiş. Derken bir başkasının, derken daha bir başkasının. Sonunda herkesin aklına gelmiş. Konuşmazlarmış ama hepsi de bilirmiş: Kızıl Oğlan'a yaptıklarından, Al Kız'a çektirdiklerinden dolayı ya İblis onlardan öc almaya gelirse? Gündüzler onlarınmış, güvenliymiş de, güneşin İblis’te olduğu geceler tekin değilmiş. Toplanmışlar, İblis’in adını ağızlarına almadan tartışmışlar. Sonunda, İblis’in şerrinden korunmak için karanlığa kalmamalarının, karanlığa çıkmamalarının, evlerine ise de karanlığın girmesine izin vermemelerinin gerektiğinde karar kılmışlar. Gidip evlerinin camlarını söküp yerlerine duvarlar örmüşler. Kapılarının arkasına kilitler takmışlar. Hergün güneş ufuk çizgisine yaklaşıp da altı kesilmiş gibi olduğunda bu kilitleri kitlemişler, kapının arkasındaki kulplardan kalın tahtalar geçirmişler, onları da zincirleyip üzerlerine daha da kilit kitlemişler, asma kilit vurmuşlar.
Gözcü ise, her sabah güneşin ilk ışıkları evinin duvarındaki delikten içeriye vurduğunda, evinin kapısını açar, damına çıkar, uyandırırmış bu diyarın insanlarını yeni doğan güne, uzun borusunu üfleyerek. Bir karanlık orman gecesinde ana rahmine düşen Kızıl Oğlan ile Al Kız'ın oğlu Koz Oğlan’ın soyundan gelen Gözcü.
İşte, bazıları öyle demiş, başka bazıları da böyle.