Kaler'in Kalemi
Kaler'in      Kalemi

Küçük Adam

     Boyası dökük metal çerçevesi eğilmiş olduğu için tam kapanmayan cama çarpan yağmurun sesi kulağa çok hoş geliyor. Şişman bayan öğretmen hemen önünde oturan dişlek, ağlamaktan da gözleri kıpkırmızı olmuş çocuğa arada bir sevgi gösterirken, önünde açık olan kitaptan cümleler okuyup sınıftakilere tekrarlatıyor. Öğrenciler, özellikle erkek olanlar, heyecanla tekrarlıyorlar öğretmenin okuduklarını. Yağmur yağıyor. Hem dışarıda, hem de kitapta.

 

     Bugün ise yağmur yağmıyor. Hava biraz serin. Tatlı bir serinlik. Boynunda kırmızı bir kaşkol sallanan küçük bir adam oturuyor yanımda. İçeri girmeden aldığımız kaşkol. Biraz tedirgin. Anlamaya çalışıyor ne olduğunu etrafta. Ben ise ona gülümseyerek bakıyorum. Tepkilerini izliyorum.

 

     Öğretmen soruyor, metni güzel okuyacak birinin olup olmadığını. Erkek öğrencilerin çoğu parmak kaldırıyor, bağırarak: “Ben çok iyi okurum öğretmenim! Ben çok iyi okurum öğretmenim!” En arkada oturan kirpi saçlı, ayakkabılarının önü yuvarlak, şişman çocuk havadaki parmağını öğretmen görebilsin diye öyle bir kalkıyor ki yerinden, önündeki sırada oturan kürdan bacaklı kız neredeyse sırasından düşecek. Kalın çerçeveli gözlük takan orta sıradaki çocuğu seçiyor öğretmen.

 

     Ve düdük çalıyor. Koşmaya başlıyor herkes. Sahanın bir ucundan diğer ucuna. Top bir orada, bir burada. İzleyen kalabalıktan bir uğultu yükseliyor. Yanımda oturan küçük adam sessizce ve biraz da şaşırmış bir halde izliyor. Top yaklaştıkça rakip kaleye, o da kalkıyor yerinden diğerleri gibi, gol olursa görebilsin diye. Ama boyu yetmiyor.  Kucağıma alıp kaldırıyorum onu. Fırsatı bilip yanağına bir de öpücük konduruyorum.

 

     Kalın çerçeveli gözlük takan öğrencinin ne okuduğu belli değil. Karışıyor kelimeler birbirine. Öğretmen durduruyor onu. “Tamam. Yeter.” diyor. Çocuk mahçup oluyor. Başaramadığı için üzgün. “Var mı başka okumak isteyen?” diye soruyor öğretmen. Yine bir çok el havada. Erkek öğrencilerinki tabii ki. Zaten sınıfta kız öğrenci o kadar az ki. Bu sefer de gözlüklü sarışın çocuğu seçiyor öğretmen. Seçilince gülümsüyor çocuk. Sanki sinsice bir gülümseme var dudaklarında.
 
     Yanımda oturan küçük adam bir sahaya bakıyor, bir etrafına. Arkaya dönüyor, düdük çaldığından beri nefes almak için bile susmayan adama bakıyor merakla, o zeytin karası güzel gözleriyle. Adam konuşuyor da, konuşuyor:

 

     “Pass the ball, man.”
     “Too late for the cross.”
     “Great football.”
     “Gooooalllll!!”
 
     Öğretmen “Aferin!” diyor sarışın çocuğa. “Başka kim okumak ister?” Bu sefer elleri yaşına göre biraz büyükçe, pençeye benzeyen çocuğu seçiyor. Çocuk başlıyor okumaya:

 

     “... and it’s a corner for Spurs.                   
      Mason’s going to take it.                                             
      He sends a high one to the far post.
      Clifton rises to it–
      and heads it into the net!
      So Spurs are leading one-nil
      after fifteen minutes’ play.”

 

     Büyük maçı evde televizyonda seyretmekte olan Jim ile küçük oğlu Roy, tuttukları takım yenik duruma düşünce bağırıyorlar:

 

     “Come on, Arsenal!”

 

     Statta ise ev sahibi takım tek gol farkıyla önde ama taraftarları daha çok gol görmek istiyor, yeri göğü inleterek bağırıyorlar hep bir ağızdan:

 

     “Come on, Arsenal!”
     “Come on, Arsenal!”

 

     Yanımda oturan küçük adam alışıyor ortama, rahatlıyor. O da katılıyor bağıranlara. Neşeleniyor. Elime sarılıyor, sanki bana teşekkür edermişçesine. Yumuşacık ve bir o kadar da sıcacık ellerinin dokunuşu yüreğimdeki sevgiyi coşturuyor. “İyi ki var.” diye düşünüyorum. Gerçekten, iyi ki var.

 

     Zil çalıyor. Son zil. Dışarıda yağmur hala yağıyor. Kitaplar, defterler, kalem kutuları konuyor çantalara. Herkes sınıfı terk ediyor, koşturarak. Şişman bayan öğretmen bağırıyor çocukların arkasından: “Koşturmayın deli danalar gibi!” Yüzünde belli belirsiz bir gülümseme. Elinde beyaz sopası ile bir başka öğretmen bekliyor koridorun diğer ucunda. O da koşarak merdivenlerden inmesinler diye uyarıyor öğrencileri. Saçı yandan ayrılmış; biryantin ile taralı gibi. Neşeli bir şarkı da mırıldanıyor sanki.

 

     Hakem de çalıyor düdüğünü. Bitiriyor maçı. Ev sahibi takım galip, taraftarlar mutlu. Herkes çıkışa doğru yöneliyor. Yanımdaki küçük adam maç bitti diye üzgün. “Bir daha gelelim.” diyor. “N’olur bir daha.” Gülümsüyorum.  “Evin içinde deli danalar gibi koşturmaz, uslu olursan, yine geliriz.” diyorum. Bu sefer o gülümsüyor. O güzel kafasını karnıma yaslayıp kısacık kolları ile belime sarılıyor. Eğilip yumuşacık saçlarından öpüyorum.

 

     Yağmurdan ıslanmamak için koşarak servislere gidiyor çocuklar. Küçük yaşına rağmen sakallı gibi duran, ama elmacık kemikleri domates kadar kırmızı çocuk da biniyor servise. Anlatıyor da anlatıyor babasının yurtdışından yeni getirdiği game-watch’larını. Meraklanıyor yaşıtı çocuklar. Daha büyük çocuklar ise servisin arkasında; ne konuştukları duyulmuyor. Önlerinde tuğla gibi kitaplar açık. Birinin kapağında PSSC yazıyor. Servis hareket ediyor, herkesi evine bırakmak için.

 

     Maç çıkışı kalabalık. Bazıları metroya gidiyor, bazıları ise otobüse. Küçük adam ile otobüs bekliyoruz. Çok geçmeden geliyor. İkinci kata çıkıyoruz. Ön sıra boş. Yolu seyrede seyrede gidiyoruz eve kadar. Yolda maçı konuşuyoruz. Bir ara PSP’de nasıl futbol oynadığını anlatıyor. Sanki kendisi oyunun içindeymiş gibi.

 

     Eve varıyoruz. Annesinin kucağına atlıyor, neşeyle. Kaşkolünü gösteriyor. Statta gördüklerini heyecanla anlatıyor. Annesi sessizce ama gülümseyerek dinliyor. Sarılıp öpüyor küçük adamı; kocaman, kocaman öpüyor.
 
     En sonunda servis de eve varıyor. İniyorum. Annem kapıda. Sarılıyor bana. Okulun nasıl geçtiğini soruyor. Gri kabanımı çıkarırken “İngilizce dersinde Arsenal’in maçını okuduk. Çok zevkliydi.” diyorum, çok yıllar sonra, çok daha büyük bir zevki, oğlum ile Arsenal maçına gittiğimde alacağımı bilmeden.

 

Londra, Ekim 2009 / Chevy Chase, Ocak 2015

 

Hikayeler sayfasına geri dön.

Print | Sitemap
© İhsan Kaler Hürcan