Kaler'in Kalemi
Kaler'in      Kalemi

Salep

“Hani şu ‘Çekoslovakyalılaştıramadıklarımızdan mısınız?’ lafı var ya.”

 

Türkçe’deki en saçma sapan türetme. Eeee n’olmuş ona?”

 

“Niye Çekoslovakya diyoruz da, ‘Haymanalılaştıramadıklarımızdan mısınız?’ demiyoruz?”

 

Durup aniden, şaşkın bir ifade ile baktı.

 

“Dalga mı geçiyorsun sen benimle?”

 

“Yoo. Hiç de dalga geçmiyorum. Gerçekten niye Haymana değil?”

 

“Yok, yok. Bu vizeler seni harbi darmadağın etti. Finallerde ne olacak sana, çok merak ediyorum. İyice yersin kafayı herhalde.”

 

“Ne alakası var canım vizelerle falan. Bazen aklıma gelir bu. Şimdi de geldi, sana sorayım dedim.”

 

“Senin Haymana’ya gidip oraları görmüşlüğün bile yok ki, ne diye Haymana diyorsun?”

 

“Ne alaka? Haymana’yı kullanmak için illa Haymana’ya gitmiş olmak mı gerekiyor? Bu lafı uyduran kişi Çekoslovakya’ya gitmiş mi sanki? Ayrıca sen nerden çıkarıyorsun benim Haymana’ya gitmediğimi? Gittim, hem de bir kaç kere.”

 

“Lan oğlum sen daha Haymana’nın yolunu bile bilmezsin ki.”

 

“Halt etmişsin. Konya Yolu’ndan Gölbaşı’na  doğru giderken, daha Gölbaşı’na varmadan sağa bir yol sapar. Oraya dönersin. Sol tarafta bir kaç çay bahçesi ve askeriyenin dinlenme tesisi. İlerisinde de boş bir tepe var. Dobriç, 'kaisieva' içmeye götürmüştü bizi oraya. İçememiştik ya, o da ayrı bir mesele. İşte ordan geçen daracık yoldan devam edersin. Bozuk bir yoldur. Her yere ‘bozuk satıh’ levhası koysan yeridir. Tam hatırlamıyorum ama bir saat kadar falan sonra Haymana’dasın. Kaplıcalar var oğlum orada. Her derde deva. Hadi öyle durma kaldırımın ortasında. Yürü.”

 

Kollarının altında birer defter, elleri montlarının ceplerinde yürümeye devam ettiler. Kışın geldiğini iyice hissettiren soğuk bir sonbahar gününün akşam üstü. Hafif hafif çiseleyen yağmurun ince bir çamur tabakası ile kapladığı geniş kaldırım. Belediye otobüsleri ile arabaların farları henüz yanmamış. İnsanlar yürüyor kaldırımın aşağısından yukarı doğru, yukarısından aşağı doğru. Herkes kendi derdinde; herkes kendi halinde.

 

“Bak sen ciddiye almıyorsun, ama bu Haymanalılaştırılabilmek önemli bir konu.”

 

“Harbi saçmaladın ha. Konuyu değiştirsek diyorum.”

 

“Tamam, tamam o zaman sana Balalı bir abimiz vardı onun hikayesini anlatayım.”

 

“??”

 

“Çok matrak bir adamdı. Bala’da doğmuş büyümüş ve hep orada yaşamış olmasına rağmen, yüksek tahsilliydi.”

 

“Açıköğretimi mi bitirmiş?”

 

“Bilmem, sanmıyorum. Ama Bala’nın en yüksek okulunu bitirmiş.”

 

“Bala’da yüksekokul mu varmış?”

 

“Valla ne bileyim, Bala’daki evlerin en yükseği iki katlı imiş. Bunun gittiği okulun binası ise üç katlı. İşte Bala’nın en yüksek binası olan bu okula gidip okumuş, o yüzden yüksek tahsilliymiş.”

 

“Ya sen var ya, harbi kafayı yedin. Doktora falan mı götürsek seni? Saçma sapan konuşup duruyorsun. ”

 

Kıkır kıkır gülerken devam etti.

 

“Ayrıca bu Balalı abimiz çok da kuvvetliydi. Bir eliyle domatesi sıktığında suyunu çıkarırdı.” demesiyle diğerinin defterinin kafasına inmekte olduğunu fark etti. Hızlıca eğilip bir adım öne atarak savrulan defterden kurtuldu. Çok neşelenmişti. Gülerek konuşmaya devam etti.

 

“Tamam, tamam, sustum ya. Sen de hiç boş konuşma kaldıramıyorsun. Şurada kafamı dağıtmaya çalışıyorum. Ne yani Çağdaş Devletler’den mi bahsedeyim? Zaten tam çalışamadım. Bu saatten sonra da oturup Amerika’nın, İngiltere’nin, şuranın buranın sistemini öğrenecek değilim. Artık esamesi okunmayan Sovyetleri de eklemiş hoca. Hiç işim olmaz. Alırım raporu, telafisine girerim vizenin.”

 

“Sen de iyi belledin bu rapor işini. Ders çalışma, al raporu, gir telafiye. Oğlum sahte rapor aldığını çakarlarsa  disipline gidersin.”

 

“N’olur ki? Yabancısı mıyım sanki? Ödünç aldığım kitabını hastalandığım için iki gün geciktirince disipline vermemiş miydi beni Patlıcan Burun? Bir de fakültenin basketbol formasını iade etmiş olmamıza rağmen, iade etmedik diye disipline verilmiştim takımın diğer oyuncuları ile birlikte.”

 

Bu sefer ötekisi güldü, kendini tutamayarak, biraz da alaycı bir şekilde.

 

“Ben o forma işini bilmiyorum. N’oldu?”

 

“Sen gerçekten bilmiyor musun bu hikayeyi?”

 

“Valla bilmiyorum. Lan formadan disipline mi gidilir?”

 

“Kimsenin kapağını açmadığı kıytırık bir kitaptan gidersin de, fakültenin zimmetli malı olan formayı iade etmediğin için gitmez misin hiç? Formaları iade etmemiş olsak, hani o zaman bile kabul edilemez ya, bir derece anlarım disipline verilmeyi, ama geçen sene en son maçtan sonra bir torbada toplayıp hepsini vermiştik hocaya. Daha doğrusu biz öyle yaptığımızı zannetmişiz. Adam torbayı görmemiş meğerse. Oyunculardan biri alıp torbayı spor salonunun deposundaki bir dolaba koymuş. Hoca da zahmet edip gidip dolaplara bakmamış. Niye baksın ki? Aklına nerden gelsin birinin formaları götürüp oraya koyacağı. Halbuki birimizi bulup sorsa, sorun çözülecek. Bizleri arayıp bulma zahmetine de girmemiş ambale. İşin kolayına kaçmış, takımı topluca disipline vermiş. Zaten basketboldan falan da anladığı yoktu. Biraz bizleri çekememe durumu da vardı yani. Neyse, asistanlardan birini görevlendirmiş öğrenci işleri. Disipline verildiğimizin ilanını görünce gittik yazılı ifade verdik. Sonrasında da bir şey çıkmayınca ifademizi alan asistana gittim tekrar. Bana torbanın hikayesini anlattı. Ceza falan tabii ki almadık ama sonuçta fakültenin bir disiplin soruşturmasında adım geçmiş oldu.”

 

“Harbi komik ha. Hangi asistandı bu?”

 

“İlber Hoca’nın asistanı. Şu geçen bahar döneminde ondan aldığımız OSTOPSİ dersine ara sıra takılıp dersi dinleyen vardı ya, ufak tefek olan. İşte o.”

 

“Tamam hatırladım. Lan, İlber Hoca deyince, onu okulda her gördüğümde, vizeler sonrası verilen arada yapmış olduğumuz İstanbul seyahatimiz geliyor aklıma. Kendi kendime utanıyorum. Sanki suratımdan anlayacakmış gibi kafamı çeviriyorum öbür tarafa beni fark etmesin diye.”

 

“Aman aman hiç hatırlatma. Gelmişsin üniversitede bu sınıfa kadar, koskoca İlber Hoca’dan Osmanlı dersi alıyorsun, adamın anlattıklarından aşka gelip gidip İstanbul’u köşe bucak gezmeye karar veriyorsun, ama gel gör ki Fener Rum Patrikhanesi’ni Fenerbahçe’de arıyorsun. Bir de Fenerbahçe diye, Fener’in stadının oraya gidiyorsun. Lan tam Aziz Nesin’lik hikaye valla.”

 

“Harbi ya. En iyisi bu konuyu bir daha hiç konuşmamak.”

 

“Gerçekten ya hiç konuşmayalım. Kazara biri duyacak olur, rezil oluruz valla.”

 

Hava akşama dönüyordu. İnsanların suratları yavaş yavaş belirginsizleşiyordu.

 

“Hadi aşağıya kadar puanlama yapalım. Olur mu?”

 

“Koskoca adamlar olduk, oynadığımız oyuna bak. Neyse, olur, oynayalım.”

 

“Şu gelene kaç puan verirsin?”

 

“Tam gözükmüyor ki. Dur bakayım. Üç.”

 

“Çüş! Yok artık. Puanlamaya bile giremez be.”

 

“İlki diye puan vereyim dedim.”

 

“Hadi lan abaza. Çevirme lafı. Bak belki şu gelen üç puan alır.”

 

“Yaklaşsın da ona göre. Gözlük mü lazım bana ne? Dur bi. Doğru, üç puan alır. Belki de dört.”

 

“Bakalım bugün yüksek not çıkacak mı? Bu kaç?”

 

“Altı.”

 

“Oha! Harbi bonkörsün bugün lan. Olsa olsa, dört buçuktan zorla beş.” der demez yerine tam oturmamış kaldırım taşının kenarına basmasıyla ayağını burkması ve kıç üstü yere düşmesi bir oldu. Defteri savrulup gitmişti. Arkadaşı kendini tutamaz bir halde gülerek gelip kolundan tuttu.

 

“Sopası yok oğlum Allah’ın. Pembe montlu kızın ahı tutmuştur.  Var mı öyle fakülte içinde yere bak yürek yak, fakülte dışında da sağından solundan geçen kızlara puan ver? Amele seni, hem de amelenin en önde gideni. Müstahaktır sana.”

 

“Lan bi sus da, yardım et. Hay anasını. Sıçtım valla. Çok acıyor lan. Kıçım, başım da çamur oldu. Donuma kadar ıslandım. Bunun ağrısı da geçmez bir hafta. Tam burkulacak zamanı buldu sıçtığımın bileği.”

 

“Sus be. Küfür edip durma. Millet duyuyor.”

 

Yanlarına yaşlıca bir kadın yaklaştı.

 

“Aman evladım dikkat edin, yerler kaygan. Bir yerinizi falan kırarsınız.”

 

Arkadaşının kalkmasına yardım etmeye çalışan ayaktaki cevap verdi.

 

“Sağol teyzeciğim. Dikkat ederiz.”

 

“Evladım havalar da soğudu. Üşütmesin sakın arkadaşın. Bak her yeri de ıslanmış.”

 

Bir eliyle dizini tutup eğilerek sordu yaşlıca kadın yerden kalkmaya çalışana.

 

“İyi misin, evladım?”

 

“İyiyim teyzeceğim, iyiyim. Merak etmeyin siz.”

 

“Vah, vah, vah. Topallıyorsun da sen. Yüzünden de belli acıdığı. Şurdan bir taksi çevirip hastaneye mi gitseniz?”

 

Arkalarından geçmekte olan orta yaşlı pos bıyıklı adam söze karıştı.

 

“Merak etme abla, delikanlı bunlar. Şöyle iki kere vurdu muydu ayağını yere bir şeyciği kalmaz. Ben gördüm arkadan. Şu kaldırım taşının çıkıntısına takıldı ayağı. Belediye belediye değil ki, kaldırım kaldırım olsun. Neyse çok geçmiş olsun delikanlı. Zorlamadan yavaş yavaş yürü.”

 

Pos bıyıklı adam yerden aldığı çamurlanmış defteri verip yoluna giderken yaşlıca kadın hastaneye gitmelerinin iyi olacağını söylemeye devam ediyordu. Topallayan arkadaşının koluna girmiş olan karşılık verdi.

 

“Merak etmeyin teyzeciğim. Bu ayağını hep burkar zaten. Ben şimdi onu evine götürürüm. Siz merak etmeyin. Olmadı Haymana’ya kaplıcaya götürürüm iyi gelir ayağına. Oraları iyi bilir bu.” Hafif bir kahkaha patlattı.

 

“Hay Allah. Peki o zaman. Geçmiş olsun evladım. Dikkat et bir daha yürürken.”

 

Acıdan yüzünü buruşturmuş halde cevap verdi yaşlı kadına.

 

“Dikkat ederim teyzeciğim. Dikkat ederim.”

 

Biraz ilerledikten sonra kısık sesle sözüne devam etti.

 

“Lan yurdum insanı da bir başka. Yere düşmek bile anında toplumsal bir mesele oluyor valla. Sen de al bakalım tiye beni, Haymana’ya götürürmüş falan. Dua et de düşmeyesin elime.”

 

Arkadaşının kolundan  tutan hâlâ kıkırdıyordu.

 

“Amma alıngansın be. Hadi biraz dayan da, aşağıya varınca salep içmeye gidelim. Hem içimiz ısınır, hem de tuvalette üstünü temizleriz.”

 

“Gidelim de, benden salep parası çıkmaz. Sende var mı?”

 

“Bir bakayım ceplerime. Burada bin. Cüzdana da bakayım. Burada da iki bin. Toplam üç bin lira. Yetmez bu salebe. Sende harbi hiç para yok mu?”

 

“Sadece beşyüz lira bozukluk var. Öğlen yemeğini de Levrek ısmarlamıştı. Cüzdanda para var mı, yok mu diye bakmadan çıkmışım sabah evden.”

 

“Gel o zaman, gidip iki dakika PTT’nin önündeki demirlerde oturalım. Tanıdık biri geçer nasıl olsa. Ondan borç isteriz.”

 

“Doğru söylüyorsun ya. Tanıdık birileri kesin geçer. Belki Dobriç ile Levrek’e rastlarız.”

 

“Belki.”

 

Otobüslerin ve arabaların farları yanmıştı. Farların ışıkları, yağmurdan ıslanan yoldan daha bir parlak yansıyordu. Otobüs duraklarında bekleyen insan kalabalıkları. Yolcu çekmek isteyen taksilerin kornaları. Havada, körüklü otobüslerden çıkan egzozun kokusuna eşlik eden kömür kokusu. Sarı ışıklı bulvar lambaları. Bir dükkanın saçağının altında mendil satan kör adam. Üstü kapalı yaya köprüsünden gelen arabesk şarkı. Bir karton üzerine el açıp oturmuş yüzü görünmeyen dilenci. Camekanlı tezgahındaki simitleri satmaya çalışan seyyar satıcı. Ağladığını kimselere belli etmeden telefon kulübesinden çıkan genç kız. Ellerinde alışveriş torbaları ile lüks dükkandan çıkan şık giyimli bayan ile kaşmir paltolu adam. Yaya geçidi olmayan yerden, akrobatik hareketler ile çocuğunu da sürükleyerek ezilmeden karşıdan karşıya geçmeye çalışan anne. Dershaneden çıkmış okul üniformalı birkaç hayta genç...

 

... ve bu şehrin memurlardan, öğrencilerden, emeklilerden, küçük esnaftan, emekçilerden, meslek sahiplerinden, evhanımlarından oluşan ahalisi. 

 

Sekerek yürüyenin hızında kol kola yürüdüler aşağıya doğru. Konuşarak, yavaş yavaş yürüdüler. Geniş kaldırımın hafif çamurlu taşlarının üzerine yüzlerce kişinin bıraktığı ayak izlerine karıştı ayak izleri. Kısa bir süre sonra kaldırımın kalabalığında gözden yitip gittiler.

 

Chevy Chase, 28 Nisan 2016

 

Hikayeler sayfasına geri dön.

Print | Sitemap
© İhsan Kaler Hürcan