Önsöz
Çalıştığım şirketin iki senelik eğitim programı kapsamında Japonya’ya geleli dokuz ay olmuştu. Tokyo’da tek başıma geçirdiğim bu süre içerisinde, gündüzleri Japonca dil okulunda, gecelerin yarılarına kadar da şirketin yatakhanesindeki odamda, anadolu lisesinin hazırlık sınıfında İngilizce öğreniyormuş gibi, parmaklarım kopacak gibi ağrayana kadar yazarak, masa başında kafam, uykudan kitabın üzerine düşene kadar okuyarak, sadece ve sadece Japonca çalışmıştım. Dilbilgisi olarak Türkçeye benzerliği nedeniyle, her ne kadar kurlar atlayarak Japonca öğreniyorduysam da, orta seviyeli konuşmalar, çok basit yazılar haricinde Japoncama henüz çok güvenemiyordum.
İşte böylesi bir Japonca seviyesi ile, dil okulunun yılbaşı tatilini fırsat bilerek, hepimizin çoğu dünya şehrinden çok daha önce ismini öğrendiğimiz o talihsiz şehir Nagazaki’yi görmeye gittim. Yıl 2008 ve günlerden Ocak ayının 7’si idi. Üzerimde tişört, bütün gün Nagazaki’nin görülmesi gereken yerlerini gezdikten sonra, akşamüstü, restoranlar ile dolu ünlü Çin mahallesinde buldum kendimi. Karnım acıkmıştı. Restoranların önünden yavaş yavaş geçmeye başladım. Adet üzere her restoranın vitrinine veya önüne çıkarılmış bir masa üzerine, menüdeki yemeklerin birer plastik kopyası konmuş, yanlarına da Japonca isimleri yazılmıştı.
Yemeklerin plastik örneklerine bakarak, okuyabildiklerimin de isimlerini okuyarak yemek seçmeye çalışıyordum ki, yemeklerden birinin yanında “Toruko Raisu” yazdığını gördüm. Yabancı dillerden Japoncaya girmiş kelimeler, vakti zamanında Çin'den alınmış, yazması ve okunması zor olan Kanji karakterleri yerine, Japoncanın okunması alfabetik ezbere dayalı olan Katakana alfabesi ile yazıldığı için, ben de “Toruko Raisu” kelimelerini rahatlıkla okumuştum, ama doğru okuyor muyum diye de heceleyerek tekrar tekrar okumuştum. Hiçbir yanlışlık yoktu. Çok açık bir şekilde yemeğin plastik örneğinin yanında “Toruko Raisu” yazıyordu.
“Toruko,” belki bir çoğunuzun çözmüş olabileceği gibi, Türkiye anlamına gelir. Sonuna “–cin” eklendiğinde Türk manasına gelen “Torukocin” oluyorsa da, yerine göre “Toruko”nun Türk anlamında kullanılması da mümkün. “Raisu” ise, Türkçede pirinç manasına gelen İngilizce “rice” kelimesinin Japoncaya uyarlanmış hali. Yani birebir çevirecek olursak, önümde duran yemeğin adı Türkiye Pirinci veya, biraz daha anlaşılır kılmak istersek, Türk Pilavı oluyordu.
Ama zannetmeyin ki, yemeğin bizim pilavımız ile bir alakası vardı. Genişçe bir tabağın yarısı spagetti, diğer yarısı ise sade pilav ile doldurulmuş, bunların üzerinde ise, sonradan domuz eti olduğunu öğrendiğim, dilimlenmiş büyükçe bir şinitsel, soslu, ve onun da üzerinde sahanda pişmiş, sarısı gayet güzel bir bütün olarak duran yumurta.
Yemeğin bir plastik örneğine baktım, bir de adına. Bir daha yemeğin plastik örneğine ve bir daha adına. Herhalde bir kaç dakika geçirmişimdir restoranın vitrininin önünde böyle bakarak. İsim ile yemek arasında bir ilişki kurmaya çalıştım; böyle bir yemeğin Türkiye ile ne alakası olabilir diye bayağı zorladım kendimi. Bizlerin makarna ile pilavı birlikte yediği görülmüş şey değil. Hele hele üzerinde domuz etinden kocaman bir şinitsel, onun da üzerinde sahanda pişmiş yumurta ile! İçeri girip sormaya da cesaret edemedim. Japonların Japoncasını hala zor anlarken, Çinli birinin Japoncasını anlamam hiç mümkün değildi ki.
Seyahatim boyunca bu “Toruko Raisu” yemeği kafamı bayağı meşgul etmişti. Acaba bu, Japonya’da yaşayan Çinlilerin pazarlama amacıyla ortaya çıkardıkları bir yemek olabilir miydi? Yoksa 2002 Dünya Kupası sonrasında artan popülaritemiz sonucunda Japonların yarattıkları yeni bir yemek türü müydü? Türkiye ile hiç alakası yoktu belki.
Nagazaki'nin de üzerinde bulunduğu Kyuşu Adası turumu tamamlayıp Tokyo’ya döndükten sonra, gerek okulda, gerekse kaldığım şirket yatakhanesinde, tanıdığım Japonlara “Toruko Raisu” adlı yemeği ve adının kaynağını sordum. Bilen çıkmadı. İçlerinden sadece, dünyayı gezmiş, görmüş, yaşı benden çok az büyük olan, en sevdiğim Japonca öğretmenim yemek hakkında bir yorum yapabildi.
“Toruko Raisu”nun yarısını oluşturan spagetti Batı’nın, diğer yarısını oluşturan pilav ise Doğu’nun simgesi; üzerindeki et ise Türklerin kebaplarının meşhur olduğuna bir gönderme olmakla birlikte, Batı’nın kültüründen de etkilendikleri için şinitsel şeklinde, diye yorumladı öğretmenim. Peki niye domuz etinden diye sorduğumda, herkesin, özellikle dünyanın öbür ucundaki bir adada kapalı bir toplum olarak yaşayan insanların, dinler konusunda çok da bilgili olmalarını beklememem gerektiğini söyledi. Gülüştük. Yumurta ile ilgili ise, o bile bir yorum yapamadı.
Sonuçta, neden böyle adlandırıldığını keşfedemediğim bu yemek, biz Türklerin ve Türkiye’nin Batı ile Doğu arasındaki bölünmüşlüğünü, bir başka deyişle bu iki kültür arasındaki sıkışmışlığını simgeliyor denebilir. Değişik bir açıdan bakılırsa, Batı ile Doğu kültürlerinin ikisine de sahip olan bir zenginlik olarak da yorumlanabilir. Ben ilk tanımlamayı tercih ediyorum, çünkü Japonya’da geçirdiğim, süre olarak kısa, edindiğim tecrübeler açısından ise çok zengin olan o iki sene içerisinde, yaşadıklarım bana çoğu zaman Batı ile Doğu kültürleri arasındaki sıkışmışlığımı hissettirdi. Yeri geldi, kendimi çok fazla Batılı hissettim, Japon kültüründen, toplumundan bir an önce kaçmak istedim; yeri geldi, Doğu kültürü yanım ağır bastı, kendimi evimde gibi hissettim, hiç ayrılmak istemedim.
Bu kitapta Japonya’da geçirdiğim iki sene içerisinde yaşadıklarımı anlatırken, bazı tarihi gerçeklikleri ve çeşitli istatistiki bilgileri doğrulamak haricinde, herhangi bir araştırma yapmadım. Duyduklarımı, gördüklerimi ve hissettiklerimi olduğu gibi yazarken internet çağına girmemiş, Japonya üzerine herhangi bir kitap okumamış biri olarak yazmaya çalıştım. Japonya hakkında benden çok daha fazla bilgisi olanlar, anlattıklarımda kesinlikle hatalar bulacaktır. Şimdiden özür dilerim. Bu kitabı okurken, yüzyıllar önce bir şekilde yolu Japonya’ya düşmüş ve orada bir senesini tek başına, diğer senesini ise ailesi ile birlikte geçirmiş bir gezginin kitabını okuyormuş gibi okuyun lütfen.
Ben bu kitabı yazarken çok büyük zevk aldım. Umarım siz de okurken aynı zevki alırsınız.