Kaler'in Kalemi
Kaler'in      Kalemi

Oğul

     İki tane oğlum var benim. Biri on bir yaşında, diğeri yedi. İki gün önce okulları açıldı, özel olan, Washington’daki okulları. Büyük olan orta 1’de, küçük olan ise ilkokul 2’de. Geçen haftasonu gidip onlara ayakkabı aldık; birine Nike, diğerine New Balance. Okul istiyor diye ekstradan birer spor ayakkabısı daha aldık, beden eğitimi derslerinde giysinler diye. Ayrıca futbol sezonu başladığı için birer çift de krampon aldık. Sırt çantaları zaten vardı, LLBean’den aldığımız, üzerlerine adlarını yazdırdığımız. Her sabah çantalarını hazırlayıp, şortlarını ve tişörtlerini giyip, ayaklarında yeni aldığımız spor ayakkabıları, gidiyorlar okullarına, hem İspanyolca, hem de İngilizce öğrensinler, nihayetinde iyi bir “international baccalaureate” derecesi alıp, düzgün bir üniversiteye girsinler diye.

 

     Okul başladı ama, küçüğün aklı hala oyunda. Geçenlerde bir kaç sınıf arkadaşı geldi bizim eve, yedinci yaşgününü kutlamak için. Yakındaki parka gittik, etrafını güzel güzel müstakil evlerin çevrelediği, yeşillikler arasında kaybolmuş olan parka. Arkadaşları ile futbol oynadı, salıncağa bindi, kaydıraktan kaydı. Parka gelen birinin köpeği, çok sevdiği yeşil topunu kapıp dişledi. Topu patlayınca çok üzüldü bizim küçük. Yanaklarından sicim sicim yaşlar süzüldü . Sessizce ağladı. “Alırım,” dedim ona, “sen üzülme, yenisini alırım.” Kucağıma aldım, öptüm onu.

 

     Eve döndük. Arkadaşları ile alt katta oyunlar oynadı. Legolar ile, Nerf silahları ile oynadılar; kovaladılar birbirlerini. Ben onlara hamburger yaptım bizim arka bahçede. Bir gün önce aldığım meyve sularını içip hamburgerlerini yediler. Elleri, ağızları, yüzleri ketçap oldu. İçeri girerken hepsini sıraya soktuk, ıslak kağıt havlu ile ketçaplarını temizledik ki, bizim koltukları lekelemesinler. Aynı işlemi, “Happy Birthday” şarkısını söyledikten sonra mumlarını bizim küçüğün üflediği çikolatalı yaşgünü pastasını yemelerinden sonra da yaptık. Bu sefer tek ıslak kağıt havlu yetmedi. Bir kaç tane kullandık.

 

     Büyük oğlan ise ortaokullu olmanın heyecanı içinde. İlkokul yerleşkesinden, 19. Yüzyıl’dan kalma küçük bir üniversiteyi andıran ortaokulun ve lisenin bulunduğu yerleşkeye geçti. Belki cep telefonu da alacağız ona, okul çıkışlarında kendi başına eve dönmeye başladığında, eğer gerekirse, ona kolayca ulaşabilelim, o da bize kolayca ulaşabilsin diye. Haliyle iPhone 6 istiyor bizim büyük oğlan. Sim kart alacak olursak, eskiden kalma, sadece telefon olan Nokia’yı vereceğiz ona. Belki Orta 3’e geçtiğinde daha gelişmiş bir şey alırız.

 

     Bir de okulları başlamadan önce Washington yerel yönetiminin kuralı olan sağlık kotrollerinden geçirdik oğlanları. Daha sekiz ay önce ortodontik tedavisi bitip de diş tellerini çıkaran büyük oğlumun dişlerini çok sağlıklı buldu diş doktoru. Küçüğün de süt dişleri zamanlı bir şekilde düşüyor, yerlerine de sağlıklı kalıcı dişler geliyormuş. Kalıcı azı dişleri çıkınca, büyüğe yaptıkları gibi, “sealant” koyacaklar küçüğün dişlerine de. Çürümesinler diye. Ancak biraz dişlek olduğu için damağını hafifçe genişlettikten sonra dişlerine tel takılması gerekiyormuş. Bize yine ortodontistin yolu göründü.

 

     Çocuk doktorları ise her ikisini de sağlıklı buldu. Yönetmelik gereği büyük oğlan menenjit aşısını oldu. HPV aşısı da şartmış ancak doktor “cinsel olarak aktif” hale gelene kadar bekleyebiliriz dedi. Bekleyelim, dedim de, ben nereden bileceğim neyin ne zaman aktif hale geldiğini? Bir dahaki gidişimizde HPV’yi de yaptıracağız sanırım.

 

     Bu haftasonu da, “Labor Day” nedeni ile üç gün tatil. Çok eskiden tanıdığımız aile dostlarımızın göl kenarındaki evlerine gideceğiz. Temmuz ve Ağustos ayında araba ile 13.000 km’den daha fazla yol kattettiğimiz Amerika turu seyahatimizden sonra ufak bir yol seyahati olacak bu haftasonundaki. Bizim küçük daha önce orada oynadığı mini golf sahasına gitmek istiyor. Bu sabah araba ile okula giderken nasıl vuruşlar yapacağını anlatıyordu bize. Artık büyüdüğü için ranzanın üst tarafında yatabilir mi diye de sordu bana. Tabii ki, dedim. Çok sevindi. Büyük de tek başına “kayaking” yapacakmış; evin hemen önündeki ufak iskeleden göle açılarak. Pazar sabahı gölü çepeçevre saran ormanlık dağlarda yürüyüş de yapalım diye önerdim. Burun kıvırdılar ama kabul ettiler. Küçük, yürüyüş karşılığında, araba ile göle giderken, Amerika turu seyahati sırasında aldığımız “DVD player”da film seyretmek istediğini söyledi. Pazarlık yapıyor aklınca. Bakarız, dedim.

 

     Önümüz sonbahar, sonrasında da kış. İlk önce Cadılar Bayramı gelecek. Çocuklar binbir çeşit kostümler giyecekler, ev ev dolaşıp şeker toplayacaklar. Topladıkları şekerlerin hepsini hemen yemesinler diye anneleri ve babaları büyük bir mücadele verecekler. Bizim çocuklarınkini saklamama rağmen gidip bulacaklar şekerleri. Şekerlerin kağıtlarını arkalarından ben toplayacağım.

 

     Cadılar Bayramı sonrasında Şükran Günü gelecek. Amerika’nın en güzel tatili. Hiçbir dini yanı olmayan, hiç kimseye hediye alınmayan, sadece aile ile geçirilen dört güzel gün. Son üç senedir yaptığım gibi yine bir büyük hindi alıp fırında pişireceğim. Oğlanlar ile öğleden sonra yemek masasına oturup ailecek yiyeceğiz hindiyi. Yasemin’in yaptığı şehriyeli pilavın kokusu kaplayacak evin içini. Ben oğlanlara yine nutuk atacağım. Diyeceğim ki: “Yaz tatilinde, Noel’de, yılbaşında veya herhangi bir başka dönemde gelmenizi beklemiyorum, ama bu evden ayrıldıktan sonra, her sene Şükran Günü’nde biz nerede isek bizim yanımızda olacaksınız. Bu dünyadan göçüp gidene kadar her Şükran Günü ben hindi pişireceğim, siz de yiyeceksiniz.” Büyük oğlan, hindi parçalarını löpür löpür yerken, gözünün ucuyla bakacak bana ve belli belirsiz bir “Tamam” çıkacak ağzından. Küçük ise burnunu ağzını kıvırta kıvırta şımarıklık yapacak.

 

     Aralık sonu geldiğinde de Noel Baba gelecek. Ta Kuzey Kutbu’ndan kalkıp buralara gelecek. Xbox getirecekmiş bizim küçüğe. Getiremez, Xbox çok pahalı, dedim, “Noel Baba para ile almıyor ki, Elfler yapıyor.” dedi. Sonra Noel Baba bacadan nasıl girip de geri çıkıyor diye sordu. Dünyadaki bütün çocukların konuştuğu dilleri nasıl biliyor diye sordu. Büyük oğlan “Noel Baba diye bir şey yok.” diyecek oldu da, hemencecik susturduk onu. Küçüğün hayal dünyasını bozmasın diye.

 

     Yılbaşı gelecek arkasından. Arkadaşlar ile daha konuşmadık ama buradaki grubumuzdan birinin evine gideriz herhalde, 31 Aralık akşamı. Veya onlar bize gelirler. Çocuklar koştururlar ortalıkta. Her evde olan alt kata inerler. Bağıra çağıra oyunlar oynarlar. Arada bir iner bakarız ne durumdalar diye. Sevgili dostlarımızdan bir çiftin, çocuklar içerisinde en küçük olan oğulları, diğer büyükler birbirleri ile boğuştukça “No fighting guys!” diye bağırır onlara. Yarı uykulu çocuklar ile yepyeni bir yıla gireriz saat gece yarısını gösterdiğinde.

 

     Kış gelince kayak da olur tabii ki. Bizim evden araba ile bir saatlik mesafede gerçek kar ile sunisinin harmanlandığı kayak pistleri var. Oğlanlar seviyor arada bir oraya gitmeye. Belki de Kolorado’ya gideriz bu kış. Geçen yaz gördük oraları ya, kışın da bir görmek gerekir. Atlarız uçağa gideriz. Oğlanlar kar tulumlarını giyerler, kasklarını takarlar. Ellerinde eldivenler, ayaklarında kar botları, güzel güzel kayarlar bembeyaz karların üzerinde.

 

     İlkbahar geldiğinde ise başlarız tekrar doğa yürüyüşlerine. Oğlanların ayakları büyümüş olur. Birer çift, belki de ikişer çift yeni spor ayakkabısı alırız. Boyları da uzamış olursa, gider yeni tişörtler alırız, bellerini güzelce kapatan; şortlar alırız. Haftasonları yakın yerlere seyahat ederiz belki. Chesapeake Körfezi’ne gidip yengeç avlarız. Ya da biraz daha ileri gidip Rehoboth sahilinde ayaklarımızı Atlantik Okyanusu’nun buz gibi soğuk sularına sokarız. Aklımıza Akdeniz’in sıcak suları gelir. Bodrum gelir. O güzel kasabanın bulunduğu yarımadanın üç tarafındaki sahiller gelir aklımıza. İç geçiririz.

 

     Bir de, savaştan kaçıp, daha iyi bir yaşam için annesi ve belki de babası ile birlikte bir plastik bota binip de, Yunan adalarından birine geçmek için denize açılan, bot alabora olunca da suda boğulan Oğul’un, o Bodrum sahillerinden birine bütün masumluğu ile vurmuş olan cansız bedeninin görüntüsü gelir gözlerimizin önüne.

 

     “Kırmızı tişörtün küçük de mi, belin açıldı Oğul?” diye sorarım ona. Yoksa yukarı sıyrıldığı için mi? Geleyim de kapatayım o belini güzel Oğul. Tişörtün küçükse, gel gidip sana yeni bir tane alalım. İstersen yine kırmızı alırız. İstersen başka bir renk. Sen ne istersen. Sen yüzükoyun yerde yatarken avuç içleri yukarı bakan o yumuş yumuş ellerini öpeyim, sımsıkı tutayım be güzel Oğul. Şortun kaymış biraz, şöyle bana doğru bir dön de şortunu düzelteyim. Yoksa poponda hala bez mi var? Oldu mu şimdi ya? Erkek adam olmuşsun sen, hala bezle dolaşılır mı? O tombul yanaklarından da öpeyim seni Oğul. Gel sana bağcıklı ayakkabı da alalım. Bağcıklarını nasıl bağlayacağını da öğretirim sana ben, hiç merak etme. Ah Oğul, canım Oğul! Keşke şöyle bir doğruluversen.

 

     Her şey anlamsızlaştı birden. Hayat anlamsızlaştı. Öylece oturuyorum. Yalnızım. Burnumun direkleri sızlıyor. Tutamıyorum, yanaklarımdan yaşlar süzülüyor sicim sicim. Sessiz hıçkırıklarla ağlıyorum.

 

     Utanıyorum. Kendimden utanıyorum. Hem de çok utanıyorum.

 

Chevy Chase, 2 Eylül 2015

 

Yazılar sayfasına geri dön.

Print | Sitemap
© İhsan Kaler Hürcan