Daha ilk lokmamı ağzıma atıp da dolgulu dişimi ağrıttığımda sokakta oturduğumuz masanın yanında bitiverdi. Elinde iki tane Selpak. Bize doğru uzattı. Dönüp baktım, kara gözlü, beyaz tenli bir çocuk. Adın ne senin, dedim. Mehmet, dedi. Öyle bir dedi ki, ben Kürtüm der gibiydi. Nerelisin sen, diye sordum. Adanalıyım, dedi. Annen, baban nerede, dedim. Taksim'de malları satıyorlar, dedi. Elindeki bir torba Selpak'ı bitirince onların yanına gidecekmiş.
Kaç yaşındasın, dedim. Sekiz, dedi. Okula gidiyor musun, diye sordum Mehmet'e. Evet, dedi. Kaçıncı sınıf? Üçüncü. Derslerine iyi çalış da büyük adam ol, dedim, niye dedimse. Polis olacağım, dedi Mehmet. Elimi uzatıp göğsüne dokundum. Ama iyi bir polis ol, emi, dedim, niye dedimse. Yüzünü buruşturdu. Al be abi bir paket, dedi. Cüzdanıma uzandım. Elime gelen kağıt parayı çıkarıp verdim. İki paket mendil uzattı. Sende kalsın, dedim. Parayı annene, babana ver, tamam mı? Bir şey demedi. Sokak lambasının loş ışığının aydınlattığı sokakta, insan selinin arasında kaybolup gidiverdi.
Oturduk kaldık öyle. Gözlerimiz yaşlı. Kalktım yerimden aniden. Sokağın aşağısına doğru hızlı adımlar ile yürüdüm. Mehmet de profiterol yesin istedim. Sokağın aşağısında bir sağa baktım, bir sola. Bir çok insan vardı, ama Mehmet yoktu. Kafamı kaldırdım. Levhada Kurabiye Sokak yazıyordu.
Beyoğlu, 19 Temmuz 2017