Kaler'in Kalemi
Kaler'in      Kalemi

Evvel Zaman İçinde

İkinci Bölüm

Oğul

     Hemen oracıkta bütün olanı biteni izliyordum da, bana ne olacak diye aklıma bile gelmiyordu. Bir dev gibi olmuştu kuzgun, ağzında güneş ama parlamayan. Güneş niye parlamıyor diye herkes gibi ben de merak ederken, beliriverdi diyarlar güzeli, diz çökmüş, başı öne eğik yaşlı adamın yanıbaşında. Bir ışık saçıyordu ki, güneş parlıyor olsaydı bile onun yanında sönük kalırdı herhalde. Bu güzellik karşısında kimin dili tutulmazdı ki? Onu daha önce görenlerin bile ağzı açık kalmıştı. Herkes donmuş kalmış, bir tek açık olan ağızlarının bulunduğu kafaları hareket ediyordu kızı takip ettiklerinden.

 

     Eğildi, yaşlı adamın başını öptü kız. Sonra da aşktan delidivane olmuş kuzguna doğru yürüdü. Çıplak ayağının bastığı yerler kristal gibi bir güzel parlıyor, ayağını çekince de yavaş yavaş sönüyordu. Parmak ucunda yürüyor gibiydi, arkasından yerde silik bir iz, havada da belli belirsiz bir lavanta kokusu bırakarak. Ayak bileğinde zincirden ince bir hal hal, el bileğinde ise rengarenk boncuklardan bir narin bilezik. Yaşlı adam uzanmak istedi, koluna dokunur gibi oldu ama erişemedi kıza. Tir tir titriyordu. Karanlık da onunla birlikte titriyordu. Diyarlar güzeli gitti, kuzgunun ağzından aldı güneşi, göğe yerleştirdi. Gagası boş kalan kuzgun da kızı kaptığı gibi uçup gidiverdi. Ben hala şaşkınlıkla izliyordum ve hala da aklıma gelmiyordu bana ne olacağı. Güneş tekrar parladığında diğerleri ile birlikte beni de başka bir diyarda selamlıyordu artık.

 

     Bu diyarın tam ortasına düşmüştü yaşlı adam. Titremiyordu artık. Yere diz çökmüş, elleri iki bacağının arasında, bir öne bir geriye sallanır halde, hüngür hüngür ağlıyor, arada bir de kafasını yukarı kaldırıp ciğerlerinin derinliklerinden “İbliiiiiiiiiis!” diye bağırıyordu. Diğerleri ise şaşkındı. Öyle boş boş dolanıyorlardı ortalıkta, bir kızgın kumlara, bir balta girmemiş ormana, bir de öbür taraftaki kocaman suya bakarak. Uzaktaki dağdan gelip de koca suya kavuşan dereyi fark etmedikleri gibi beni de fark etmemişlerdi daha.

 

     Ben ise o an ayıktım birden, telaşlandım. Ne olacaktı bana? Kalakalmıştım bu insanlarla beraber bu acayip diyarda. Bir sağıma baktım, bir soluma, nerede saklanabilirim diye. En iyisi ormana gitmekti. Bir ulaşırsam oraya, akıllarına gelseydim bile, arasalar da bulamazlardı beni, bırakın baltayı, çakı bile girmemiş bu ormanda. Yiyecek de bulurdum orada, saklanacak bir yer de. Onlar uyudukları zaman da gider su içerdim dereden veya gölden. Gerek bile kalmazdı belki, su vardıysa ormanda. Hele bir kaçaydım da şunların yanından, gerisini düşünürdüm bir şekilde.

 

     Karar verince nasıl kaçacağıma, başladım ormana doğru yavaş yavaş hoplamaya, ses çıkarmadan. Bir hop, iki hop, derken üçüncü hopta bir çocuk eli tutup kaldırıverdi beni havaya. Ne oluyorum demeye kalmadan, bir kadın eli kaptı beni çocuğun elinden. Amanın neler oluyor derken ise, bir erkek eli kaptı beni bu sefer. Sonra tekrar çocuk eli, sonra tekrar kadın eli, sonra tekrar erkek eli. Eller arasında döndüm de döndüm. Sonunda herkes fark etti beni, kuzgunun yavrusunu. Şu kısacık hayatımın sonuna geldim herhalde diye düşündüm. Beni burada lime lime doğrayacaklar, parçalarımı köpeklere atacaklar.

 

     Her el değiştirdikçe bir tüyümü çektiler, “İblis’in oğlu! İblis’in oğlu!” diye bağıra, bağıra. Kaşları çatık, kızgın yüzler geçiyordu gözlerimin önünden. Tükürükler savruluyordu sağa sola. Korkudan canımın acıdığını bile hissetmiyordum. Başlarına gelen felaketin nedeni benmişim gibi sanki, nefretlerini kusuyorlardı bana. Bütün hınçlarını benden alacakları kesindi.

 

     Tüylerimi yolmaları bitince içlerinden iri yarı olanı kaptığı gibi beni, iki kanadımı açıp sırtüstü yere yatırdı. Bir güzel de ayakları ile üzerlerine bastı. Kurtulmak için kafamı ve ayaklarımı var gücümle çırpıyordum ama her hareketimde cısçıplak kalmış sırtıma yerdeki ufak taşlar batıyordu. Canım o zaman çok acıdı. Kurtulmak amaç olmaktan çıkmış, bu işkence bir an önce bitsin istiyordum. Ne yapacaklarsa yapsalar demeye kalmadı, iri yarı adam bir eli ile gagamın ucunu kavradı, diğer eli ile de belinden çıkardığı kocaman, keskin mi keskin bıçak ile bir vuruşta gagamı ortadan kesti. Gaga değil kocaman bir delik kalmıştı suratımın ortasında. Sonra bir kez daha kalktı bıçak havaya. Güneşte parladı, bakamadım. Bir kanadımı ayırdığını hissettim. Sonra da öbürünü.

 

     Birdenbire etrafımdaki herşey olduğu gibi kaldı. Kızgın suratlar dondu, tükürükler havada asılı kaldı, derenin suyu akmaz, havadaki kuşlar uçmaz oldu, rüzgardan sallanan ağaçlar eğri kaldı, bulutlar hareket etmez oldu. Güneş bile kendisine bakınca gözleri yakmaz oldu. Acaba diye düşündüm, beni yaratıp kötü emeline alet ettikten sonra unutup da giden İblis, benim şu an çektiğim acıyı hissediyor mudur? Hiç de hissetmiyordur mendebur. Öldürülmek üzereydim ama beni öldürecek insanlara hak da vermiyor değildim doğrusu. Onların kızgın suratlarına tek tek baktım. Nefretleri bana da geçmişti. O an bir elime geçseydi, paramparça ederdim o hain İblis’i. Ah İblis, hain İblis! İki gözün kör olsun, İblis! O güzel kızı koynuna alamadan kocayıp da ölesin, İblis! Damarın çekilsin, kanın kurusun, adı bilinmedik derde düşesin İblis! Beni evlat diye yarattın ama bağrına bastığın taş olsun İblis! Ah İblis, hain İblis! Soyun kurusun, İblis!

 

     Ben beddua arkasına beddua sıralar ve kendimden geçmiş bir halde ölümü beklerken, yaşlı adam konuştu, her şey hayata döndü. “Bırakın.” dedi. Sesi o kadar kısıktı ki, herkes duymadı bile. Duyanlardan başlayarak ters bir dalga gibi yayıldı sessizlik. Dışarıdan içeriye doğru. Beni ilk yakalayan çocuk sustu en son. Başka da bir şey demedi yaşlı adam. Etrafımdaki insan halkasını bir köşesinden yararak ağır adımlar ile bana doğru yürümeye başladı. Herkes ona yol verdi. Tüylerim yolunmuş, sırtım kanar, gagam ve kanatlarım ise kesilmiş bir halde iki ayağımın üzerinde öylesine duruyordum. Tamam diye geçirdim içimden. Bıçağı en son yaşlı adam vuracak, benden kızının öcünü alacak.

 

     Ama öyle olmadı. Yavaşça eğilip beni yerden aldı yaşlı adam. Koynuna sardı. Kalabalığın kendisi için açtığı yerden gerisin geriye yürüdü. Etraftakiler bakakaldılar. Halka halka olmuş grubun dışına çıkınca durdu yaşlı adam. Beni hala koynuna bastırıyordu. Geriye döndü. Herkes ona bakıyordu. O göğe baktı. “Hayatımızın can pınarı güneş tepemizde salınıp durabilsin diye kızımı feda ettim İblis’e. Benim güzelim, canım, elif boylu kızımın yerine, güneş bana bu çirkin kuzgun yavrusunu bıraktı. Vardır bunda bir hikmet. Bana düşen de bu kuzgun yavrusuna bakmaktır. Varın gidin şimdi, işinize bakın. Bu diyarı kendimize yurt etmek gerek.” dedi.

 

     O an hayata ikinci kez doğdum. Çevredekiler, el oğlunu beslemekle oğul olmaz, büyüyünce geçer gider, gördüm demez, dese de, yaşlı adam bana kendi oğluymuşum gibi baktı. Bana sevgisini verdikçe, ilk önce yaralarım iyileşti. Kanatlarım yerine kollarım çıktı. Gagam yerine ağzım oldu, burnum oldu. Ayaklarım beş parmak oldu, bacaklarım uzadı. İki gözüm birbirine yakınlaştı, kulaklarımın kepçeleri oldu. Çenem çıktı. Bir boyum uzadı, herkese bir kafa yukarıdan bakar oldum. Sonunda ben de onlar gibi, insan oldum. Onlarla birlikte bu yeni diyarı yurt edinmek için ben de çabaladım. Çok çabaladım, çabalamasına da, beni ben olduğum için değil de, yaşlı adama saygılarından içlerine kabul ettiler. Ben de bunun farkındaydım, yaşlı adam da. Elden başka da bir şey gelmezdi. Oradaydım ve gidecek başka bir yerim yoktu. Her ne kadar yaşlı adamın oğlu olmuş olsam da, ben nihayetinde İblis’in soyuydum. Hiç bir zaman unutmadıkları.

 

                                                                Sonraki Bölüm, Gözcü'nün Hikayesi

Önceki Bölüm, Evvel Zaman İçinde...  

Print | Sitemap
© İhsan Kaler Hürcan