Kaler'in Kalemi
Kaler'in      Kalemi

Evvel Zaman İçinde

Altncı Bölüm

Karlı Diyar

 

     Beyaz bir diyar, soğuk. Hiç durmadan üzerine kar yağar. Tepesi, ovası karla kaplı. Ortasında bir kayın ağacı, yapayalnız. Bütün kuşlar yapraksız dalları üzerinde. Bir kalkarlar, bir konarlar. Üstü buz tutmuş bir dere geçer diyarın tam ortasından, salına salına akan. Başka yerlerden getirdiği kumlar tabanında. Donmuş, kaskatı kesilmiş, renkleri soğuktan matlaşmış kum taneleri. Onların üzerine abanarak dışarı çıkmak isteyen su civanperçemleri. Sıra sıra. Dere ile cilveleşir gibi oynaşıp dururlar; bir o yana, bir bu yana sallanırlar. Hikayelerini anlatırlar, şöyle anlatırlar:

 

     Su Civanperçemlerinin Hikayesi 

 

     Canımız, varımız, herşeyimiz Sultanımızın, yerleri mozaiklerle, duvarları mermerlerle kaplı, musluklarından su yerine süt akan, pamuğun en yumuşağından yatakların, kuş tüyünün en hafifinden yastıkların olduğu, eğlenceye eğlence denmediği, bir dediğimizin iki edilmediği, bizlerin de Sultanımızın bir dediğini iki etmediğimiz sarayında, çok mutlu yaşayıp gidiyorduk. Severdi sevmesine bizlerin en güzelini hepimizden daha çok, ama her birimizin gönlünü hoş tutmasını da bilirdi. Uzun lafın kısası, güzel kahküllerimizden dolayı “Perçemliler” denilen bu diyarın en güzeli bizler, biricik Sultanımızın ünü diyarları aşan o eşsiz güzellikteki sarayında, ona hizmet ederek yaşamaktan dolayı çok mutluyduk, çok.

 

     Ne zaman ki, uzak diyarlardan birinde yaşayan çamur soyu insanların mutluluğunu, o diyarın güzelliğini gördü, bir haller geldi Sultanımıza, değişiverdi. Sarayın bütün huzuru kaçtı. O güzel, iyi huylu, canımız Sultanımız gitti, yerine huysuz, hırçın, aksi bir adam geliverdi. “Gözünün üstünde kaşın var” benzeri bahanelerle, herşeye hemencecik dellenir oluverdi. Mutsuzluk çöktü sarayımıza.

 

     İşte böyle dellendiği anlardan birinde, gözdesi olan en güzelimizden bir çocuk yaptı kendisine. Güzel mi, güzel bir çocuk oldu bu çocuk. Saçları kor gibi kırmızı, gözleri renklerin binbir çeşidi. Bizlerin en güzelinin de çocuğu bu kadar güzel olabilirdi zaten. Şöyle bir baktı çocuğuna. Bakışından yavrusunun kendisine hoş göründüğü belliydi. Yüzü yumuşadı. Tamam der gibi kafasını salladı, dudaklarının bir kenarı inceldi, gamzesi çıktı, gözleri parladı. Çocuğu aldığı gibi, gözden kaybolması bir oldu. Bizler de bakakaldık arkasından, ne akla hizmet bu çocuğu yaptı da, alıp gitti diye.

 

     Döndüğünde, öylesine güzel bir çamur soyu kızı vardı ki yanında, hiç kimsenin, hatta ve hatta çocuğu doğuran en güzelimizin bile aklına, çocuğa ne olduğu sorusu gelmedi. Öylece donup kalmıştık sarayın avlusunda. O güne kadar bir kere dahi bizlere dönmediği sırtını, o gelişinde en güzelimize bile dönüverdi Sultanımız. Bizler sanki hiç yokmuşuz, hayatında hiç olmamışız, sanki nefes almaya bu çamur soyu kızla başlamış gibi, daha bir başka haller oldu ona. Tümden boşladı hepimizi. Varsa, yoksa, çamur soyu kızı oldu hayatı.

 

     O günden sonra, çamur soyu diyarına parlayan güneş bizim güzel diyarımıza da parlar oldu. Gündüzler oldu, geceler oldu. Gün tepedeyken, Çamur Kız’ı alıp sarayımızdan gider oldu Sultanımız. Gün kavuşurken de saraya döner, gözlerini kızdan ayırmaz, bizlerle bir laf dahi etmez, hiçbirimizi, en güzelimizi bile, koynuna almaz oldu. Üzülmüştük üzülmesine de, elimizden ne gelirdi ki? Şükredip halimize, bu yeni hayatımıza ayak uydurmaya çalıştık hepimiz. Daha doğrusu, birimiz hariç hepimiz.

 

     Sultanımız ile Çamur Kız’ın yine böyle saraydan ayrıldıkları bir günde, bizlerin en güzeli topladı bizleri etrafına. Hiç yapmazdı böyle. Hayırdır umarız, dedik hep bir ağızdan. Hayırdır, hayırdır, diye karşılık verdi bizlerin en güzeli. O günün öncesi akşam gördüğü rüyayı anlattı bize. Çıtımızı çıkarmadan, karıncanın attığı adımların sesinin duyulabileceği bir sessizlikle dinledik onu.

 

     Güzellerin En Güzelinin Rüyası

 

     Bir büyük ağaç gördüm rüyamda, bir bakanın gözlerini bir daha bakmaktan alamadığı çok güzel bir ağaç. On tane dev gibi adam kollarını açıp ağacın gövdesini çevrelese, yok, yok yirmi tane dev gibi adam, elleri ancak kavuşurdu birbirlerine. Bir dalı yeşil renkli yapraklar ile dolu, diğer dalı sarı, öbür dalı mavi, bir diğeri mor, bir başkası da pembe... Her birinden ayrı ayrı mis gibi kokuların geldiği yapraklar ve her bir yaprağın ortasında da renk cümbüşü çiçekler.

 

     Kim görse bu ağaçı, tutuluyordu ona. Göreni kendisine çekiyordu bu renkler harikası ağaç. Ağzı açık bir hayranlık halinde kendinden geçmiş olanlar, yüzlerinde sahte ve tuhaf bir mutluluk gülümsemesi ile yavaş yavaş bu ağaca doğru yürüyorlardı. İçlerindeydim içlerinde olmasına da, sanki onların dışından seyrediyordum bütün olanı biteni. Yürüdüm onlarla birlikte ağaca doğru. Hafiften hafiften bir lavanta kokusu geldi burnuma. Nedense genzim yandı.

 

     Yaklaştıkça ağaca, yaprakların ve çiçeklerin renkleri solmaya başladı; renkler solup grileşirken de, ağacın o haşmetli gövdesi kıpır kıpır kıpırdanmaya. İyice yaklaştığımda ağacın dallarının kupkuru olduğunu, vücudunun ise hummalı bir koşuşturma içerisinde birbirlerinin üzerinden atlayıp duran kurtçuklardan oluştuğunu gördüm. Kendisine yaklaşanı içine çekiyordu bu kurtçuk ağacı. Kurtçukların arasında birer birer kaybolup gidiyorlardı.

 

     Sağımdakini, solumdakini çılgınca sarstım, uyansınlar, bu kurtçuk ağacına yem olmasınlar diye. Onları uyandıramayınca onların yanındakileri sarstım. Onların da daha daha yanındakileri. Bağırdım avazım çıktığınca, ama hiç kimse uyanmadı bu hayranlık halinden. Tam bir teslimiyet halinde kendilerini kurtçuk ağacına birer birer vermeye devam ettiler.

 

     Ben çaresizlik içerisinde bir sağa, bir sola koşuştururken, kalabalığın ortasında, Sultanımız ile oğlumu gördüm. İki yakışıklı el ele yürüyorlardı ağaca doğru. Onların da yüzlerinde tuhaf bir gülümseme. İçime karabasanlar çöktü. Sanki sonsuz derinlikteki bir suyun altında kalmışım da, dibindeki yosunlar beni sarmış, kendimi kurtarmaya çalıştıkça, daha da dolanıyorum onlara. Sanki nefesim yetmiyor, boğulacak gibi hissediyorum. Sanki güneşin ışığı ipilleniyor yukarıdan, ben suyun yüzeyindeki dalgaların dansını seyrederken. Sanki nefesim bitince, nefes almam gerekmiyor artık; balık mı oldum, bilmem ki?

 

     Rüya içinde rüya halinden uyanıp, kalabalığı yardım, Sultanımıza ulaştım. Daha da ileri gitmesinler diye ayaklarına sımsıkı sarıldım. Canım Sultanım, beni de sürükleyerek, yürümeye devam etti. Güzel oğlum bana gülerek baktı. Yakışıklı oğlum, canım oğlum. Yiğidim benim. Ne diller döktüm Sultanımıza, ama onu da uyandıramadım. Yavaş yavaş ağaca yaklaştık.

 

     Bizi fark edince kurtçuk ağacı hain bir kahkaha patlattı. Sanki benimle dalga geçiyordu. “Yenildin!” diyordu ağaç bana, “Yenildin! Erkeğini de, çocuğunu da alacağım. Bu diyarda sonsuz mutsuzluğun içinde seni yapayalnız bırakacağım.” Etrafta hiçkimse kalmamıştı. Bir ağaç, bir de ben. “Hayır!” diye haykırdım. “Hayır! Onları ne benden, ne de bu diyardan koparıp alamazsın.”

 

     Gözlerime nefret dolmuştu. Kafesten çıkmak isteyen ufak bir kuş gibi çırpınırcasına atan, daha hiç bir diyarda görülmemiş bir güzellikte olan kırmızının en güzeli rengindeki yüreğimi elimde buluverdim birden. Elimdeki yüreğim değildi de, ufak bir kuş muydu acaba? Hayretle bakarken elimdeki şeye, ağaç korku ile geriye doğru şöyle bir yattı. Kurtçuklar daha bir hızlı birbirlerinin üzerine basarak sağa-sola kaçışmaya başladı.

 

     Ağaca doğru yavaş yavaş yürüdüm. Elimdeki kırmızı şey uçup gitti. Sultanımıza duyduğum sonsuz sevgimle dolu yüreğimiydi o? Ondan kaçışan kurtçukların açtığı boşluktan ağacın gövdesinin içine girdi. girer girmez de, boşluk kapandı. Korkunç ulumalar geldi ağacın içinden. Yer sallandı, gök inledi. Kara kara bulutlar kapladı gökyüzünü. Ağaç bir renklendi, bir kurtlandı. Tepesinde şimşekler çakmaya başladı. Daha çok şimşekler çaktı. En sonunda çok büyük bir şimşek çaktı, yıldırım olup ağacın tepesine düştü. Büyük, ama çok büyük bir patlama duyuldu. Gözü kör edecek kadar parlak bir ışık yayıldı etrafa. Yayıldığı hızda da tekrar toplandı, bir nokta olup kayboldu.

 

     Ansızın dinginleşti her taraf. Kendi nefes alışımı duyacak kadar sessiz. Hava soğudu. Dipsiz kuyunun karasından griye dönen bulutlardan beyaz beyaz taneler düşmeye başladı. Etraf pamuk gibi beyaz bir örtüyle kaplandı. Bu örtünün tam ortasında, kurtçuk ağacının olduğu yerde bir çam fidanı ile bir kayın fidanı belirdi. Bir kırmızı kuş kondu yanlarına, onları bekledi. Ben yoktum artık.

 

     Rüyasını anlatmayı bitirdi mi, bitirmedi mi, hiçbirimiz anlamamıştık. Daha devam edecek diye sessizce beklerken, “Kurtçuk ağacını yok etmek gerek! Yok etmek!” diye diye odasına gitti bizlerin en güzeli. Arkasından bakakaldık. Zaten rüyasına da bir anlam verememiştik. Ta ki, ertesi gün olup da Sultanımız Çamur Kız’ın cansız bedenini alıp, alemlerin en üstüne bırakıp geri döndükten sonra canımız diyarımızı yok edip bizlerin en güzelini yuvarlak bir beyaz taşa, bizleri de birer pırıltıya dönüştürene kadar.

 

     Meğerse, aklı başından giden bizlerin en güzeli, yavrusunu kaybetmenin de vermiş olduğu acıyla olsa gerek, rüyasında gördüğü kurtçuklu ağacın albenisine kapılanlar gibi, Sultanımızın da Çamur Kız’ın güzelliğine vurulduğunu, ama bu güzelliğin bir zaman sonra hepimizin sonu olacağını düşünüp, yavrusunu yaban ellerde unutmasına neden olacak kadar Sultanımızı baştan çıkartan bu fani kızın içeceğine, dudaklara değdiğinde nefes alanın nefesini durduran bir zehirli bitkinin özünü katmış. Çamur Kız da bunu içince, vücudu burada olmasına rağmen, kendisi, Sultanımızın yanından ayrılmış, gitmiş. Oysa, bizlerin en güzeli sabırlı olmayı bilseydi, yüreğine taş basıp bu fani kızın ve güzelliğinin geçici olduğunu görüp bekleyebilseydi, yapacağı herhangi bir çılgınlığın hepimizin sonu olacağının ayırdında olabilseydi, böyle bir şey yapmaz, Sultanımız da, eninde sonunda ona ve bizlere geri dönerdi. Acele etti; hem kendine, hem bizlere, hem de güzelim diyarımıza yazık etti.

 

     Sultanımız, yusyuvarlak beyaz bir taşa dönüştürdüğü en güzelimizi ve birer pırıltıya dönüştürdüğü bizleri alıp da göklere yükselirken, bazılarımız elinden düşüverdik. Arkamızda birer ışıltı bırakarak, işte tam da buradaki derenin içine düştük. Fark etti, elbette ki, Sultanımız, ama bir şey demedi. Elindekileri gitti göğe yerleştirdi. Bizleri de düştüğümüz yerde su civanperçemlerine dönüştürdü. Kök saldık bu derenin tabanına. Ona ihanet ettiğimizi zannedip de, bizleri, karlarla kaplı olduğu zaman soğuk olan, bir uzun soğuk sürenin sonunda da, bulutların kaybolup güneşin sadece bir günlüğüne yüz gösterdiği, karların eriyip derenin suyunu çoşturduğu, sadece o gün, uzaktaki kayın ağacının yeşerip, her tarafın çiçeklerle ve çimlerle bezendiği bu diyara mahkum etti, Sultanımız.

 

     Hiç bitmeyecekmiş gibi gelen soğuk günlerin sonundaki o güzel gün, bizlere kendi diyarımızdaki mutlu ve huzurlu günlerimizi hatırlatır. Sultanımızın bir cezası olsa gerek bu. O güzel gün olmasa, hiç hatırlamaz, unutup giderdik bir önceki yaşamımızı. Ama unutmak ne mümkün? Geçmişteki o güzel günleri hatırlatan o günü bekler dururuz bu derenin altında, sabırsızca. Üzgünüz, üzgün olmasına da, bu soğuk diyara mahkum olmak değil bizim gerçek üzüntümüz; Çamur Kız’ın ölümünden dolayı Sultanımızın bizi suçlu sayması. Ah bir kafamızı çıkarabilsek şu üstü buz tutmuş sudan dışarıya, haykıracağız suçsuzluğumuzu Sultanımıza da, biz çıkmak için çırpındıkça, daha da batıp duruyoruz bu kum tanelerinin dibine. Bunu bilmezmiş gibi debelenip duruyoruz işte.

 

     Düştüğümüz bu durumun umutsuzluğunu, üstümüzü kaplayan bulutlardan dolayı göremeyip de bilemeyen, gökte birer pırıltı halinde parıldıyan diğerlerimizden bazıları da, arada bir kopup bulundukları yerden, arkalarında da birer ışıltı bırakarak, gelip düşerler yanımıza. Her düşen, su civanperçemine dönüşür, bu soğuk sular altında yaşamaya başlar. Onlar bize göğü ve gökte asılı duran en güzelimizi anlatırlar; biz de onlara bu karlı diyarı. Umutsuzca bekleriz, bir gün gelir de, Sultanımız bizlerin suçsuzluğunu anlar, bizleri tekrar o güzel diyarımıza geri götürür diye. Bekleriz işte umutsuzca.

 

     Su civanperçemleri, hikayelerini anlatmayı bitirdiklerinde, mahkum oldukları bu karlı ve soğuk diyara yüzünü sadece bir gün gösteren güneş gökte parlamaya başlamıştı bile. Güneşle beraber bütün karlar eridi. Eriyen karlardan oluşan sular dereye aktı, coştu dere. Dibindeki kum taneleri renklendi tekrar. Çağlayan dere ile birlikte akıp gittiler. Diyarın her yeri yeşil ota, çeşit çeşit renkte çiçeğe büründü. Yerden yükselen ince bir sis kapladı etrafı. Sonra da kalktı. Uzaktaki kayın ağacı yeşerdi, dile geldi. Kederli bir türkü söyledi yaprak dolu dalları, esen ılık rüzgarlarla. Kimseler anlamadı bu yanık türküyü. Bir güzel kırmızı kuş gelip kondu kovuğuna. Gagasını tüylerinin arasına sıkıştırdı, gözlerini kapadı. Kayın ağacı korudu onu. Gün kavuşunca da, kızaran yaprakları birer birer döküldü kayın ağacının. Dalları kupkuru kaldı yine. Güneş, bir dahaki sefere yüzünü gösterene kadar, uykuya daldı. Kar tekrar yağmaya başladı, durmamacasına. Kuşlar dallarına bir kondu, bir kalktı. Kırmızı kuş ise uçtu. Ufukta gözden kayboldu.

 

Sonraki Bölüm, Dere Taşıyor!

Önceki Bölüm, Ayperçem'in Hikayesi

Print | Sitemap
© İhsan Kaler Hürcan