Beşinci Bölüm
Ayperçem'in Hikayesi
Yerin yedi kat altında, karanlıklar diyarında, insan olmayan, ama insana benzeyen ateşsoyu yaşarmış. Efendilerine hizmette kusur etmedikleri, onu her zaman hoş tuttukları sürece, onlar da sonsuzluğa efendi olmuşlar. Zamanın öncesinden gelir, zamanın sonrasına giderlermiş. Yaşarlarmış bu yerin altındaki karanlıklar diyarında, dişisiyle, erkeğiyle, efendilerinin sarayının etrafında.
Dişilerinin en güzelleri ise Efendi’nin sarayında yaşarmış bu ateşsoyunun. Özenle kesilmiş perçemleri varmış bu güzellerin. Pamuk gibi yumuşak tenleri, ince uzun parmaklı narin elleri. Boyları uzun, belleri ince, kalçaları genişmiş. Memeleri büyük, bacakları sütun gibiymiş. Çeşit çeşit çalgılar çalar, güzel sesleri ile şarkılar söyler, kıvırta kıvırta da raks ederlermiş. Binbir tatta yemekler pişirirler, içeni kendinden geçiren şıralar süzerlermiş. Sevmeyi ve sevişmeyi en iyi bilenlermiş. Ancak hiç kimse göremezmiş bu güzelleri, herkesin kendisinden çekindiği bu karanlıklar diyarının efendisi dışında.
Bu güzeller içerisinde Ayperçem adlı olanını ayrı bir severmiş Efendi. Sarayın avlusunda onu karşılamaya durduklarında, her zaman Ayperçem en önde olurmuş; diğer güzeller ise sıralanırmış iki tarafa. Bir ayağı önde, bir ayağı arkada, dizlerini hafiften kırarak başını eğer, bir eliyle de peçesini yüzüne tutarak selam dururmuş efendisine, Ayperçem. Efendi de yanına gelince onun elini tutar, başları öne eğik diğer güzellerin arasından Ayperçem ile elele saraya girermiş. Bütün güzeller de onların peşi sıra gider, onlara hizmet ederlermiş.
Yine böyle bir karşılama sırasında, Ayperçem’in yanına gelince durmamış Efendi; onun elini tutmadan yanından geçmiş. Etrafı hafif bir lavanta kokusu sarmış. Başları öne eğik güzeller şaşırmışlar ama kaldırıp da bakamamışlar ne olduğuna, ta ki Efendi sarayın iç kapısı önüne gelip onlara seslenene kadar.
“Dinleyin beni!” demiş Efendi. Sesi gür çıkmış. Başlarını kaldırınca Ayperçem ile güzeller, diyarlar güzeli bir insan kızı görmüşler Efendi’nin yanında, yanakları pembe mi pembe, saçları sarı mı sarı, teni bembeyaz, bir güneş gibi bu karanlık diyara parıldayan. Efendi’nin yüzünde hiç görülmedik bir mutluluk varmış. “Gecelerimize gündüz doğdu. Artık karanlığa mahkum değiliz. Bundan sonra gündüzler de bizim. Vakit eğlenme vaktidir. Sofralar döşensin, bardaklar dolsun. Güneş doğana kadar yiyelim, içelim, eğlenelim!” demiş.
O günden sonra ne Ayperçem’i koynuna alır, ne de diğer güzellerin yüzüne bakar olmuş Efendi. İnsan kızını yanına alıp güneşin olduğu diyara gidiyor, güneş yüzünü karanlığa dönünce de sarayına dönüp, eğlence sofrasının bir ucunda kendisi diğer ucunda da insan kızı, Ayperçem’i ve bütün güzelleri kendilerine hizmet ettirip duruyormuş. Yatma vakti gelince de insan kızı kendi odasına, Efendi de kendi odasına çekiliyormuş. Elinin insan kızının eline değdiğini ne gören, ne de duyan olmuşsa da, Efendi’nin bu diyarlar güzeli insan kızına delidivane olduğu her halinden belli oluyormuş.
Kısa bir süre öncesinin gözdesi Ayperçem’in çok ağrına gider olmuş bu durum. Kendisinin üzerine toz kondurmayan, kendisini bu diyardaki herkesten, her zaman daha ayrı bir yerde tutan efendisi, eti çamurdan, kemikleri kamıştan olma bu insan kızına aşık olacak biri değilmiş esasında. Efendisinin bu insan kızı tarafından efsunlandığını, aklının çalındığını düşünüyormuş Ayperçem. Onun için bir yolunu bulup güzel efendisini bu insan kızının efsunundan, bu diyarı ve ateşsoyunu da bu insan kızından kurtarmalıymış.
Kafasında bu düşüncelerle, bir eğlence sofrası daha kurulduğunda, hiç kimselere fark ettirmeden, Efendi’nin içeceğine haşhaş tozu, insan kızınınkine de baldıran şerbeti koymuş, Ayperçem. Baldıran şerbeti bu. İçen içmeye görsün. Kısa bir süre sonra insan kızı karnı ağrıyor diye izin istemiş, odasına çekilmiş. Neşesi kaçan ve haşhaşın etkisi ile gözkapakları düşmeye başlayan Efendi de, yemeği yarıda bırakıp odasına gitmiş. Herkes şaşırmış bu duruma. “Hayırdır umarız.” demişler. “Hayırdır, hayırdır.” diye fısıldamış Ayperçem, yüreğinde, efendisini insan kızından kurtarıyor olmanın vermiş olduğu bir rahatlama, yüzünde de büyük bir huzur.
Sofralar kaldırıldıktan, etraf derlenip toplandıktan, güzeller yıkanıp saçlarını taradıktan, güzel kokular sürünüp yataklarına yattıktan, saraydaki herkesin eli ayağı çekildikten sonra, Ayperçem sessizce girmiş Efendi’nin odasına. Haşhaşın vermiş olduğu sarhoşlukla, yanına insan kızının geldiğini zannetmiş Efendi; o diye Ayperçem ile sabaha kadar sevişmiş. Mutluluktan yorgun düşmüş, uyuyakalmış. Haşhaşın ve aşkın sarhoşluğu geçip de uyandığında, yanında insan kızının değil, Ayperçem’in yatıyor olduğunu görmüş.
Ayperçem’in kendisine oynadığı oyunu anlamış Efendi, ama hiçbir şey dememiş o an; koşmuş hemen insan kızının odasına. Bembeyaz çarşafın üzerinde, tülden geceliğinin altından bembeyaz teni gözükür halde yatarmış sevdiceği, altın sarısı saçları yastığının üzerine yayılmış, pembe yanakları solmuş, nefes almıyormuş. Koşmuş onu kollarının arasına almış Efendi. Saçından öpmüş, gözünden öpmüş, kulağından öpmüş, yanağından öpmüş, burnundan öpmüş, dudaklarından öpmüş. Onu ilk defa öpmüş. O güzel başını göğsüne bastırmış. Gözyaşları sicim sicim olup akmış yanağından, damlamış insan kızının altın rengi saçlarına; değer değmez de birer pırıltı olup kaybolmuşlar.
Tekrar yatırmış sevdiceğini yatağına; bir koluyla sırtının altından, diğer koluyla da dizlerinin altından tutup havaya kaldırmış. Almış diyarlar güzelini, yerin yedi kat altından, göğün yedi kat üstüne götürmüş. Orada alemlerin arasına yatırmış sevdiğini Efendi; alemler de insan kızının cansız bedenine hürmet etmiş. Başında durmuşlar, ağlamışlar. İnsan kızının cansız bedenine akan göz yaşları, vücudunun saflığını alarak, yedi kat aşağıdaki, başı bulutların üstüne varan ulu dağın doruklarına düşmüş.
Öfkeden çıldırmış bir halde saraya geri döndüğünde ise Efendi, sonsuz ölümün korkusu ile tir tir titreyerek beklerken bulmuş Ayperçem’i. Efendi’nin yüzü kocaman bir ateş topuna, saçları kıvrım kıvrım aleve dönüşmüş. Gözlerinin akı, kara; gözbebeğinin karası da ak olmuş. Dili kıpkırmızı olmuş, çatallaşmış. Kapalı dudaklarının arasından bir dışarı çıkar, çıkar çıkmaz da hemen içeriye girip kaybolur olmuş. Kolları uzamış, kor gibi parlamış. Büyümüş de büyümüş. Sarayın içinden taşmış, karanlıklar diyarına kabus olup çökmüş.
Efendi’nin öfkesini gören karanlıklar diyarı halkı ne yapacağını bilememiş. Efendi, kızgın ateş toplarını onlara kustukça, onlar da sağa sola kaçışmışlar can havliyle. O her ateş topu kustuğunda, yerin yedi kat aşağısından, yedi kat yukarısı zangır zangır sallanmış. O kadar çok ateş topu kusmuş ki Efendi, kaçacak, saklanacak hiçbir yerleri kalmamış karanlıklar diyarı halkının; daralan ateş çemberinin ortasında öylesine durakalmışlar. Onların yakarışlarına, çığrışlarına, haykırışlarına kulak asmadan herbirini çatal dili ile tek tek yakalayıp özlerine, kora döndürmüş Efendi. En sonuncusunu da özüne döndürdükten sonra, karanlıklar diyarında hiç durmadan akıp gidecek bir kor nehir yaratmış. Nehir, karanlıklar diyarını kırmızı ışığı ile aydınlatmış.
Sakinlemiş Efendi. Tir tir titreyen Ayperçem’in yanına dönmüş. Elinden tutup onu avluya götürmüş. Onlarca, yüzlerce, binlerce güzel, çıt bile çıkarmadan duruyorlarmış avluda öylece. Efendi, Ayperçem’i onların ortasına getirmiş. Eliyle çenesini tutup sevecen bir hareket ile Ayperçem’in öne eğik başını kaldırmış. Gözlerinin içine bakmış. “Ayperçem, güzel Ayperçem. Bana koşulsuz itaat eden Ayperçem.” demiş. Tedirgin, ama efendisinin yumuşak, şefkat dolu sesini duyunca rahatlayan bir yüz ifadesi ile bakmış Efendi’ye, Ayperçem. Tedirgin bir rahatlamaymış bu.
Güler bir yüzle yaklaşmış Ayperçem’e Efendi. Daha da yaklaşmış. Onu saçından tutup yavaşça kendine çekmiş. Gittikçe daha sıkı kavramış saçını. Daha sıkı. Çok daha sıkı. Ayperçem’in canı acımış; yüzü acıdan buruşmuş. Saçından tuttuğu Ayperçem’i yere fırlatmış, bir ayağı ile de yüzüne basmış Efendi. Bastıkça daha kuvvetli basmış. Ayperçem’in yüzü, avlunun yerlerini kaplayan mozaik taşlarına sürttükçe yaralanmış. Bembeyaz yüzünde kara kara yara lekeleri oluşmuş. Güzeller, büyük bir korku ile izliyorlarmış olanı, biteni. Çaresizlik duygusu kaplamış her yeri.
Efendi ayağını Ayperçem’in yüzünden çektiğinde, hareketsiz yatarmış Ayperçem. Eğilmiş Efendi Ayperçem’in yanıbaşına, kömür karası saçlarından tutup hışımla kaldırmış kafasını. “Güneş hala parlar, ama sen benim hayatımın güneşini söndürdün, Ayperçem.” demiş Efendi, öfkeyle. “Aşkımın pınarını kuruttun. Daha ona kıyamayıp dokunmamıştım bile. Sen ise ona kıyabildin. Sanır mısın ki, bu yaptığın karşılıksız kalır, cezasız kalır? Sanır mısın ki, artık buralarda yaşayabilirsin? Seni, özüne, kora döndürmek bile bir ödül olur sana. Yaraşsa, yaraşsa, sana sonsuz işkence yaraşır.”
Sevgiyle ama çaresizlikle bakmış Ayperçem, efendisinin gözlerinin içine. “Bana ‘İhanet ettin.’ diyorsun.” demiş içinden. “Peki sen bana ihanet etmedin mi? Bulunca insan kızını, beni yok saymadın mı? Halbuki, ben sendim. Senindim. ‘Efendim bana bunu yapmaz, insan kızının efsunudur.’ dedim, ama değilmiş meğerse. Sen bir fani güzellik uğruna, benim sana olan bağlılığımı, sonsuz sevgimi hiçe saydın. Ama n’olursa olsun, kızgın değilim sana, güzel efendim. Kızgın değilim. Benim biricik efendim.”
Duymamış, bilmemiş Efendi, Ayperçem’in içinden neler geçirdiğini. Saçlarından tutup yerlerde sürüklemiş onu. Birer birer yırtılmış üzerindeki giysiler. Çırılçıplak kalan Ayperçem’i avlunun ortasına fırlatmış atmış Efendi. Yüzünde kara kara lekeler, bembeyaz teni ile avlunun ortasına savrulmuş Ayperçem. Güzeller ise öylece durmuşlar. Ağlar gibi yapmışlar. Onun acısını yüreklerinde duyuyorlarmış gibi yapmışlar.
Efendi öfkeyle dönüp duruyormuş Ayperçem’in etrafında. “Sevdiceğim, benim biricik güneşimdi. Cezan, sonsuzluğa kadar göğe mahkum olmak, sevdiceğime tapar gibi, gökte duran güneşe tapmaktır. Güneş günde iken, parlaklığı seni görünmez yapacak. Onun yanında bir hiç olacaksın, sevdiceğimin yanında nasıl bir hiçtiysen. Güneş karanlığa gidince de, onun ışığı için yalvarıp duracaksın. Karanlığın öbür tarafından her gece azar azar artarak gösterecek kendini güneş sana. Tam sen aydınlığa kavuştuğunu zannederken, tam da bu işkence bitti diye düşünürken her gece azar azar çekecek güneş kendisini senden. Karanlıklar içerisinde karanlığa mahkum olacaksın. O karanlık içerisinde güneş sana ışıklarını tekrar gösterdiğinde, sen de tekrar umutlanacaksın. Ama umudun gereçekleşmediğinde, daha büyük ızdırap duyacaksın ve yüzündeki yara izleri, yapmış olduğun hainliğin bir hatırlatıcısı olacak sana, sonsuza kadar.” demiş. Avlunun ortasına savrulmuş bir halde yatan Ayperçem’in güzel vücudu parlamış. Efendi de onu, üstü kara lekeli bembeyaz bir yuvarlağa dönüştürmüş.
Güzeller için için sevinmişler buna. Ayperçem gittiğine göre, Efendi’nin yeni gözdesi olabilmek için birbirlerine türlü türlü oyunlar oynamışlar. Yalanlar söylemişler. Her bir güzel kendisinden başkasını düşünmez olmuş. Kim ki Efendi tarafından seçilirmiş, ondan sonra onun bir eli yağda, diğer eli de balda olurmuş. Güzeller öyle düşünmüşler.
Onların bu basitliğini, bencilliğini, sevgi bilmezliğini gören Efendi ise onlardan tiksinmiş. Yüzlerine hiçbir şey söyleme gereği duymamış. Hepsini parlayan birer küçük akkor haline döndürmüş. Kendisini de siyah bir kuşa. Kuş büyümüş; büyüdükçe, gagası da büyümüş. Daha da büyümüş. Çok büyük olduktan sonra, kara lekeli bir beyaz yuvarlağa döndürdüğü Ayperçem ile, parlayan akkorlara döndürdüğü güzelleri gagasının içine alıp göğe doğru yollanmış.
Uçmuş, uçmuş, uçmuş. Uçarken bir kaç tane akkoru gagasından düşürmüş. Akkorlar düşerken arkalarında, hemen sönen, ışıktan bir çizgi bırakmışlar. Umursamamış Efendi, daha da uçmuş. Göğün yetmiş yedinci katına gelince durmuş. İlk önce kara lekeli bir beyaz yuvarlağa döndürdüğü Ayperçem’i göğe koymuş. Sonra da parlayan akkorlara dönüştürdüğü onlarca, yüzlerce, binlerce güzeli göğe rastgele serpiştirmiş. “Hainsoyu hain güzeller. Güzelliklerinin esiri bencil güzeller. Sizler de güneş günde iken görünmez olun. Birer hiç olun. Karanlık bastığında ise gökte birer küçük beyaz nokta olun; Ayperçem’e hizmetçi olun. O en azından aşkı için sonsuzluğa mahkum olmayı göze aldı. Sizler ise ihtirasınızın kurbanı oldunuz. Bundan sonra sizin de yeriniz göktür. Sonsuza kadar göktür.” demiş.
İşte o günden beri, kara lekeli beyaz yuvarlak ile onlarca, yüzlerce, binlerce akkor, göğün yetmiş yedi kat yukarısında parlayıp duruverirmiş.