Hayır, tahmin ettiğiniz hırsızdan bahsetmeyeceğim bu yazımda. Başka türlü bir hırsız bu.
Yaklaşık sekiz yıldır yurt dışında yaşıyorum. İki küsür sene Japonya, üç küsür sene İngiltere ve geri kalanı da Amerika. Japonya'daki evimiz müstakil bir evdi. Amerika'daki de öyle. Üstüne üstlük her tarafında camlı kapı var ve ev sahipleri alarm bile koymamış. Hem Japonya'da, hem de Amerika'da kaç defa ana kapıyı kitlemeden uyuduk bilmiyorum. Amerika'da eve döndüğümüzde kapıyı, teli kapalı ama kendisi açık halde kaç kere bulduğumuzu hatırlamıyorum. Hal böyle iken, daha bir kere bile hırsız girmedi evimize. Ne Japonya'da, ne Amerika'da. İngiltere'de apartmanda yaşadığımız için hırsızın girmesi zaten pek mümkün değildi.
Ama gelin görün ki, eşyalarımızı içinde bıraktığımız Ankara'daki evimize geçen haftaların birisinde hırsız girmiş. İki gün önce fark edildi. Pimapen olan mutfak kapısını tornavida ile kanırtarak içeri girmiş ve evin altını üstüne getirmiş. Bütün değerli eşyalarımız yanımızda olduğu için çala çala televizyonu ve bir kaç abajuru çalmış. Neden orada bıraktıysak, dağıtmış olmasına rağmen gümüş bardak altlıklarını almamış. Herhalde dedik kendi kullanabileceği eşyaları aldı.
İnsanın evine hırsız girmesi, her ne kadar çok bir şey almamış olsa dahi, hoş bir durum değil. Size ait olan çok özel bir alana hiç tanımadığınız bir kişinin saygı göstermeden girmesi ve orayı dağıtması, üstüne üstlük size ait olan eşyaları çalması insanı sinirlendiren bir durum. Ama ben buna bile sinirlenemedim, başka bir hırsıza sinirlendiğim için.
Şimdi size Siyasal Bilgiler Fakültesi'nden, nam-ı diğer Mekteb-i Mülkiye'den sınıf arkadaşım olan Yüksel Yücekal'dan bahsetmek istiyorum. Yüksel tanıdığım ender idealist insanlardan biridir. Diplomat olmayı kafasına koyduğu için üniversite sınavında ODTÜ'yü tercih olarak yazmamış, çok yüksek bir puanla Siyasal Uluslararası İlişkiler Bölümü'ne birincilikle girmiştir. (ODTÜ'yü 0,1 puan ile kaçıran ben bölüme ikinci girdiğim için Yüksel'e bu konuda hep takılmışımdır, ODTÜ'yü yazsa idi ben birincilikle girecektim diye:)) Çok okuyan, çok rafine zevkleri olan, kültürlü, bilgili biridir Yüksel. Ailesi İstanbul'da yaşadığı için, Hoşdere Caddesi'nde bir öğrenci evi tutmuştu kendisine. Oda gibi bir şeydi. Kitap dolu. Plak dolu. Klasik müzik zevki gelişmiş, İngilizce ve Fransızca'yı çok iyi konuşan biridir Yüksel. Roma'da tayinde iken İtalyanca da öğrendi. Efendi ve centilmen olduğu kadar çok da esprili biridir. Hiç kimseyi incitmiş olabileceğini düşünemiyorum. Böylesine istisnai birisidir.
Birinci Körfez Savaşı sırasında bizler Siyasal'da öğrenci iken giydiği monttan ve şapkadan dolayı kendisine General Schwarzkopf'tan esinlenerek "Schwarzkopf" adını takmıştık. Gülerdi ona her Schwarzkopf dediğimizde. 1993 yılında Siyasal bitince Chevening Bursu ile Bradford'a lisansüstü eğitime gitti, Yüksel. Dönüşünde de Dşişleri Bakanlığı'na girdi. İdealindeki mesleğine kavuştu. Yüksel'in ilk tayinlerini tam hatırlamıyorum. Bir ara Cenevre'de idi galiba, veya Strasbourg.
Fakülte Siyasal, bölüm de uluslararası ilişkiler olunca, haliyle bir çok arkadaşım Dışişleri'ne girdi. Bugün itibariyle bir tane büyükelçi bile çıkartmış durumdayız. Önümüzdeki iki sene içerisinde bu sayı hızla artacak gibi görünüyor. Neyse, bir gün Cenevre'de tayinde olan arkadaşlarımdan birini aradığımda araba ile İsviçre'den Fransa'ya akşam yemeği için geçmek üzere olduklarını söyledi. Arabada Yüksel de varmış. Telefonu aldı. Sesi kesik kesik geliyor. İlk dediği "Gördüğün gibi çok zor şartlar altında görevimizi icra ediyoruz" oldu. Ben de "Ne zorluğu?" dedim. "Bir ülkeden diğerine yemek yemek için geçiyorsunuz, bu görevin neresi zor?" O da cevap verdi: "Sınır geçerken cep telefonu şebekesi değişiyor da, sesin kesiliyor. Bu zor şarttan bahsediyorum." :)
Yüksel, 2010 yılında Bratislava Büyükelçiliğimize Maslahatgüzar olarak tayin oldu. İçinde bulunduğumuz Eylül ayı başında da görevini tamamlayıp Ankara'ya döndü. Geçen Pazartesi, 15 Eylül günü evinde ölü bulundu. Kalbi ona ihanet etti.
Yüksel evli değildi. Subay emeklisi sevgili Babası'nı biz daha yirmili yaşlarımızda iken kaybetmişti. Sevgili Annesi'ni de iki sene önce kaybetmiş. Bilseydim, o zaman arardım, konuşmuş olurduk. Bir kızkardeşi olduğunu biliyorum ama kendisi ile hiç karşılaşmadım.
Yüksel ile konuşmayalı, görüşmeyeli yıllar oldu. En son, sanırsam, 2010 yılında bir iş seyahati için Ankara'ya gittiğimde Dışişleri'ndeki sınıf arkadaşları buluşmasında görüşmüştük. Saçları beyazlamış ama o neşeli ve kibar halinden hiç bir şey kaybetmemişti. Onun Bratislava'da tayinde olduğunu, daha yeni Ankara'ya döndüğünü bilmek ondan kopmadığım hissini veriyordu bana herhalde. Arada bir de Facebook'ta fotoğraflarına rastlıyordum.
Benden sadece iki gün önce doğmuş Yüksel. Benim gibi o da subay çocuğu. Annesi, Babası ne güzel bir isim vermişler kendisine: Yüksel Yücekal. Yüksel ve her zaman yüce kal. Sonsuzluğa yükseldi Yüksel. Umarım o güzel kahkahasını sonsuzlukta da atmaya devam eder.
İşte başlıkta bahsettiğim ama ne olduğunu bilmediğim hırsız bu. Yüksel'i zamansızca çalan hırsız.
Bethesda, 18 Eylül 2014