Kaler'in Kalemi
Kaler'in      Kalemi

Evvel Zaman İçinde

Birinci Bölüm

Evvel Zaman İçinde...

     ... kalbur saman içinde, ne develer tellal, ne de pireler berber iken, ne ben varmışım, ne de babamın beşiğini tıngır mıngır sallarmışım, ama ben deyim çok uzak diyarlarda, siz deyin olur mu canım şu yakınlarda, güneşin hep aynı yerden doğup hep aynı yerden battığı, mevsimlerin olmadığı, bir tarafında kızgın kumların, diğer tarafında balta girmemiş bir ormanın, öbür tarafında ise kocaman bir gölün olduğu bir yerde, gündüzleri ortaya çıkan, gece olunca ise evlerine kapanan insanlar yaşarmış.  Mevsimler olmadığı için ağaçlar yaprak dökmez, uykuya yatmazmış.  O yüzden de, yaş halkaları yokmuş bu ağaçların, sayıp da şu kadar zaman geçmiş diyebilecekleri.  Güneş de işe yaramazmış, hep aynı yerden doğup hep aynı yerden battığı için.  Geceleri ise kafalarını dışarı çıkarmadan evlerinde geçirdiklerinden yıldızlardan da bihabermişler.  Sadece ve sadece, yaşadıkları yerin çok ötesinde, bulutların üstüne kadar varan, tepesine hep yağmur yağan ulu dağdan gelip de yanıbaşlarındaki göle akan derenin suyunun taştığı dönemi kendilerine başlangıç bellemişler.  Her şeyi ona göre hesaplarlarmış.  Derenin suyunun taştığının onuncusu, derenin suyunun taştığının kırk beçincisi, derenin suyunun taştığının bilmem kaçıncısı.  Doksan dokuza geldikten sonra da tekrar başa dönerlermiş.  O yüzden hiç kimse bilmezmiş, atalarının atalarının atalarının ataları, ilk ataları bu topraklarda yaşamaya mahkum edildiğinden beri derenin suyunun kaç kere taştığını.

 

     İşte o bilinmez sürenin başlamasından önce, bu diyardan da başka bir diyarda ulu bir adam yaşarmış.  Herkesin kendisine Şef dediği bu ulu adamın çok güzel bir de kızı varmış.  Güneş parladığı zaman, kızının pembe yanakları daha bir pembeleşir, derisi daha bir beyazlaşır, sırma saçları daha bir altınlaşır, gözlerinin rengi de daha bir bal bal olurmuş.  Çayırlardaki binbir renkteki çiçek daha bir canlı balkır, ağaçlar yeşillerine yeşiller, meyvelerine meyveler katarmış.  Derelerin suyu öyle bir mavileşirmiş ki, dereler gökten ayırdedilemez olurmuş.  Denizlerdeki, pullları alaca renkli balıklar zıp zıp zıplar, etrafa rengarenk ışıklar saçarmış.  Kuşlar pır pır kanat çırpar, rüzgarı herkese serinlik olurmuş.  Bu diyara her zaman can olsun, hayat olsun diye, bulutlar güneşin ışınlarına yol verir, güneşe engel olmazlarmış.  Karanlık örtmezmiş bu diyarı.  Bir görülesi diyarmış ki bu diyar, anlatılamazmış.

 

     Ama her güzeli kıskanan biri olduğu gibi bu güzel diyarın da bir kıskananı varmış.  İblis, uzaktan uzaktan büyük bir kıskançlık ve nefret ile izlermiş bu diyarın güzelliğini, bu diyardakilerin mutluluklarını.  İçinden de habire geçirip dururmuş, şu güneşi çalsa da, şu diyarı bunlara zindan eylese diye.  İblisin bu kıskançlığını bilen Şef, uyudukları zaman İblis çalar da güneşsiz kalırlar korkusu ile, yatağa gitmeden önce güneşi alır, evindeki, ceviz ağacından yapılmış, dört köşesi aslan ayağı oymalı, dört yanı binbir tür işlemeli, üzeri zümrütlerle, yakutlarla kaplı kutuya kitlermiş.  Anahtarı da yastığının altına koyarmış.  Uyandığı zaman da güneşi kutudan çıkarır, diyarına ışık saçsın, diyarının güzelliklerine güzellik katsın diye göğe yerleştirir, başında da bekçi olur, dururmuş.

 

     İblis, ne yapsa, ne etse de güneşi çalsa diye düşünürken, aklına bir fikir gelmiş.  Kuzguna döndürmüş kendini.  Bir de yavru yapmış; yavrusu kendine hoş görünmüş.  Herkes evine çekilip de, Şef de güneşi alıp evine gittiğinde, varmış Şef’in kapısına, kapıyı çalmış.  Şef kapıyı açtığında karşısında harap bir halde görünen kuzgunu ve yavrusunu bulmuş.  Kuzgun için için gülmüş.

 

     Kuzgun ile yavrusuna selam etmiş Şef, onların ne istediklerini sormuş.  Kuzgun kılığındaki İblis, acınacak bir ses ile, çok uzaklardan geldiklerini, yavrucağı ile çok yorulduklarını söylemiş.  Ikınıyormuş, sıkılıyormuş gibi yalancıktan yaparak, mümkünse Şef’in evinde bir süre dinlenip dinlenemeyeceklerini sormuş.  Yüce mi yüce, iyi yürekli Şef onları buyur etmiş; onlara ballı börekler, sütlü çörekler sunmuş.  Divan göstermiş, döşek döşemiş.  Başının üstünde misafir etmiş.  Ama İblis bu ya, herkes uykuya geçtiğinde, kuzgun kılığında hoplaya hoplaya Şef’in yatağının yanına gitmiş, gagası ile anahtarı yastığın altından sessizce alıp ceviz ağacından yapılmış, dört köşesi aslan ayağı oymalı, dört yanı binbir tür işlemeli, üzeri zümrütlerle, yakutlarla kaplı kutuyu açmış, güneşi çalmış.

 

     Uyanıp da anahtarı bulamayan Şef yaptığı hatayı hemen anlamış ama iş işten çoktan geçmiş.  Vücudu tir tir titremeye başlamış.  Koşmuş kapıya, dışarı çıkmış.  Karşısında kuzgun, ağzında da güneş.  Kuzgun büyüdükçe büyümüş; ulu adam küçüldükçe küçülmüş.  Güneş ordaymış ama ışık vermezmiş.  Karanlık kaplamış her yeri, yıldızlar bile sönmüş.  Şef ellerini kaldırmış, yalvarmış kuzguna, dilesin ondan ne dilerse, yeter ki güneşi geri versin diye.  Kuzgun mu konuşmuş, yoksa başka bir ses mi gürlemiş, bilinmez, her yer birden bire gümbür gümbür inlemiş.  Taylar kişnemeden kesilmiş, analarının yanına sığınmış.  Kartallar dallara tünemiş, gagalarını kanatlarının altına sıkıştırmış.  Kaplumbağalar kabuklarının içine girmiş, taş olmuş, öylece kalakalmış.  Kelebekler koza örmüş, tırtıl olmuş. Denizdeki balıklar yumurta olmuş, suya dağılmış.  Meyveler tohum olmuş, toprağa saçılmış.  Çiçekler toz olmuş, havaya karışmış.  Çayırlar sararmış, ağaçlar kurumuş.

 

     Kuzgun tam da bir şey diyecekmiş ki, Şef’in dünyalar güzeli, sırma saçlı, pembe yanaklı, beyaz mı beyaz tenli güzel kızı karanlığın ortasına çıkagelmiş. Onun olduğu yer parlamış bir tek.  Hiç bir şey diyememiş kuzgun.  Çevredekiler, kuzgunu dilsiz bırakan Şef’in kızının güzelliği için, İblis’i bile baştan çıkartır, demiş.  Kuzgun, deli divane olmuş. Gagasında güneş, karanlığın içerisinde bir oraya uçmuş, bir buraya.  Gitmiş bir dala konmuş; uçmuş oradan, gitmiş başka bir dala konmuş.  Dellenmiş, karabatak gibi suya dalmış çıkmış, bir oğlak gibi sarı çayırlarda koşmuş. Sonunda gelip, küçülmüş de küçülmüş Şef’in karşısında bir dev gibi durmuş.

 

     İki şart koşmuş, kuzgun, güneşe karşılık.  Birinci şartı, deli divane olduğu Şef’in kızıymış. Şef, kızını kuzguna verecekmiş, sonrasında da kızını ne arayacakmış, ne de soracakmış.  Unutacakmış onu.  İkinci şartı da, bir daha geri gelmemek üzere bu diyardan gitmeleriymiş.  Gittikleri yerde de günün yarısında güneş onların olacakmış, diğer yarısında da kuzgun kılığındaki İblis’in.  Şef şartları kabul etti, etti; yoksa, sonsuz karanlığa mahkum kalacaklarmış.

 

     Şef bir kızına bakmış, bir güneşe. Bir güneşe bakmış, bir kızına.  Canını isteseymiş de kızını istemeseymiş, İblis.  Başını eğmiş önüne, diz çökmüş. Tir tir titremiş yine.  Yaptığına çok pişman olmuş.  Çevredekiler, son pişmanlık fayda etmez, demiş.  Sonra omzunda sıcak bir el hissetmiş, Şef.  Kızı ses etmemiş.  Eğilmiş, öpmüş babasının başını.  Sonra da yavaş yavaş kuzguna doğru yürümüş.  Zaten küçücük kalmış olan Şef, küçülmüş de, daha da küçülmüş.  Kızına uzanmak istemiş, istedikçe daha da uzaklaşmış.  Kuzgunun yanına varınca, güneşi almış yerine koymuş Şef’in kızı.  Gagası boş kalan kuzgun, Şef’in kızını yakalamış ve uçup gitmiş.  Gözden yiterlerken güneş tekrar parlamaya başlamış.  Ama bambaşka bir diyara parlamış güneş. Bir tarafında kızgın kumlar, diğer tarafında balta girmemiş bir orman, daha öbür tarafında ise kocaman bir göl olan, kuzgunun onları mahkum ettiği diyara.

 

     O gündür, bugündür yaşayıp giderlermiş bu diyarda.  Çocuklarının çocukları, onların da çocuklarının çocuklarının çocukları, bilmem kaçıncı çocukları doğmuş bu mahpusluk diyarda.  Bu diyardan başka bir diyar da ne görmüşler, ne işitmişler, ne de bilmişler.  Gündüzleri çalışır, güneş ufuk çizgisine yaklaşıp da alt tarafı kesilmiş gibi olunca, penceresiz evlerine girer, sıkıca kapılarını kaparlarmış.  İlk önce tepeden ve aşağıdan kapı tırnaklarını ittirirlermiş.  Sonra da bir kilit kitler, üzerine de kulplardan geçirdikleri kapkalın tahtayı koyarlarmış.  Tahtayı da zincirleyip üzerine bir kilit daha kitlerlermiş.  En son da, kocaman asma kiliti.  Karanlık, evlerine girmesin, güneş İblis’teyken başlarına kötülük gelmesin diye. Hiç karanlığa kalmazlarmış; hiç karanlığa çıkmazlarmış.  Evlerinin içinde bir de ateş yakarlarmış, aydınlık hep onlar ile birlikte olsun, ateşin yarattığı gölgeler onlara evdeyken eğlence olsun diye. Ateşin dumanı da içeriden bakınca dışarısı görünmeyen bacalardan tütüp gidermiş.

 

     Ama içlerinden sadece bir tanesinin evine karanlığın girmesine izin verilirmiş.  Ona da Gözcü derlermiş.  Gözcü’nün evinin bir duvarında bir delik varmış, ince uzun, tam da güneşin doğduğu yere denk gelen.  Her sabah güneş doğduğunda, Gözcü’nün evinin içine vururmuş güneşin ilk ışıkları bu delikten, onu uyandırırmış.  Uyanınca da Gözcü, kapıyı açar, evinin damına çıkar, duvar duvara bitişik evlerdeki insanları doğan güne uyandırmak için uzunca bir boruyu üflermiş.  Karanlık ile dost olduğu için pek de sevilmeyen Gözcü’nün üflediği borunun sesini duyan ahali de, sabah güneşi sidikliye vurdu der, evlerindeki ateşi söndürüp kapılarının kilitlerini açarlarmış.  Güneşin pırıl pırıl parladığı yeni bir güne merhaba derlerken de, bir geceyi daha İblis’in şerrinden korunarak geçirdikleri için şükrederlermiş.

 

Sonraki Bölüm, Oğul

Print | Sitemap
© İhsan Kaler Hürcan