Kaler'in Kalemi
Kaler'in      Kalemi

Evvel Zaman İçinde

Dördüncü Bölüm

Dere

 

     Bakmayın bana dere dediklerine. Esasında hiç de öyle paçayı sıvayıp da geçilecek türden bir dere değilim ben. Çağıl çağıl akar gelirim şu uzaktaki, başı bulutların üzerine kadar uzanan ulu dağın doruklarından.

 

     Yerden çıkan bir kaynağım yoktur benim. Durmaksızın yağan ılık yağmurdur bana pınar olan. Düşünce ulu dağın doruklarına, öyle bir hevesle birleşir ki yağmur damlacıkları, sanki o uzaktaki diyara mahpus olmuş insanlara bir can damarı olduklarının farkındaymışlar da bir an önce oraya ulaşmak isterlermiş. Önceki damlaların yolunu bile umursamadan aceleyle bırakırlar kendilerini ulu dağdan aşağıya, dağın doruklarının soğukluğunu alıp dört bir tarafından çağlarlar; beni yaratırlar.

 

     Ben, anca ben olunca bulurum yolumu, her akan su nasıl yolunu buluyorsa. Uzun bir yoldur benimkisi. Bir çok diyar dolaşırım, ilki çok büyük kayalardan oluşan. Selam eder bana bir tarafı pırıl pırıl parlayan, öbür tarafı yosun tutmuş kayalar. Ben küçük bir çocukmuşum da, anamın, babamın bacakları arasından emekliyormuşum gibi dolana dolana akıp gitmeme izin verirler aralarından. Çıkardığım çağlayan sesine ses etmezler, öylece durup beni dinlerler. Soğukluğumun bir kısmını veririm onlara, onlar da hafiften ısıtırlar beni. Çarptıkça onlara hızım azalır; “Düşebilirsin, yavaş git!” diye sevecen bir sesle beni uyardıklarını duyar gibi olurum. Arada bir, birinden ufak bir parça kopartırım; kendime katar, götürürüm.

 

     Sonrasında, sürükleyip getirdiğim kaya parçalarını emanet ettiğim küçük taşların diyarı karşılar beni. Neşelidir bu küçük taşlar. Şırıl şırıl akarım üstlerinden. İner çıkar gibi görünen ufak ufak tepecikler oluştururum, güneşte ışıldayan. Sanki arkadaşım eğilmiş de ellerimle sırtına bastırarak üzerinden atlıyorum. Arkalarına tutunmuş ince uzun yosuncuklar, dans ederler benimle, gittiğim yönün tersine yüzüyorlarmış gibi. Taşların bazıları da eşlik ederler bana, akarlar benimle, ufala ufala.

 

     Hızım kesilir, yavaşlarım. Karıncalar benden su içecek kadar durgunlaşırım neredeyse. Sesim soluğum kesilir. Düşebileceğini önemsemeden gülümseyerek ardın ardın giden bir çocuk gibi birden bire düşerim, bir büyük düdenden aşağıya. Sonsuzluğa düşerim. Vardığım yere ulaşamaz güneş. Çıkarttığım köpükler görünmez. Bir çatlaktan yerin altına girerim. Karanlık bir tünele. Alıp da getirdiğim ufalmış taşlar ile birlikte.

 

     Gözün gözü görmesinin mümkün olmadığı bu zifiri karanlık diyar hakkında, diyar da denmez esasında ya, söylenecek pek de bir söz yok aslında. Ürkütücüdür, yalnızdır, havasızdır. Ter kokar gibi buram buram rutubet kokar, kükürt kokar. Benden sıçrayan sular tünelin tavanında birikip bana geri düşmek için can atarlar. Yanımda getirdiğim ufalmış taşlar tünelin bir o duvarına çarpar, bir öbür duvarına. Çarptıkça daha da ufalırlar.

 

     Kaçmak isterim buradan. Bir an önce kaçmak. Güne kavuşmak. Onun için hızıma hız katarım. İyice ufalmış taşlar daha da hızla çarparlar tünelin duvarlarına. Ufacıcık kum tanelerine dönüşürler. Tünelin ucunda ışık belirdiğinde özgürlüğe doğru daha da hızlanırım. Hızım artıkça artar; artıkça artar.

 

     Tünelden püskürerek dışarı çıktığımda, bir büyük vadi bekler beni hemen oracıkta, aşağıda. Bir sis gibi havaya yayılan su zerreciklerimden geçen güneş ışınları ufak bir gökkuşağı yapar hiç kaybolmayan. Çok yükseklerden düştüğüm yerde ise derin bir gölcük oluştururum, içinde türlü türlü, renk renk, her boydan balıkların oynaştığı. Getirdiğim kum tanelerini bırakırım üzerlerine. Kaçışır balıklar onlardan. Bir kaçı yem zanneder kum tanelerini. Ağızlarına almaları ile tükürmeleri bir olur.

 

     Gölcükten ayrıldıktan sonra, sakin sakin akmaya başlarım. Bir gezintiye çıkmış gibiyim. Kendimi vadinin güzelliğine kaptırırım. İki tarafı bakır renkli sarp kayalarla çevrili bir vadi burası. Kayaların çatlaklarından yer yer otlar fışkırmış. Çatlak olmayan yerlerde de küçük küçük, mağara gibi oyuklar. Göğün mavisi, kayaların bakır rengi ile otların yeşiline karışıyor. Tepemde cıvıl cıvıl ötüşen güvercinler. Bilmezdim bunların böyle ötüştüklerini, bir bulut gibi havada kümeler oluşturduklarını. Arada bir gidip bakır renkli kayalardaki oyukların kenarlarına konuyorlar. Bana bir şey mi söylemek istiyorlar? Sıra sıra dizilmiş binlerce, on binlerce güvercin, bembeyaz. Biri kalkmaya görsün, hepsi birden kalkıyor. Bir kanat çırpma uğultusu kaplıyor vadiyi. Hızla çırptıkları kanatlarının arasından güneş ipil ipil parlıyor, tabanımdaki alaca kum tanelerini renkten renge sokuyor ışınları. Ben aktıkça birbirleri ile yarışır gibi kumulcuklar oluşturuyor kum taneleri; dalga dalga iz yapıyorlar tabanımda. Sanki onlar da bana bir şey söylemek istiyorlar ama dinlemiyorum onları. Biraz sonra kendisinden ayrılacağım vadinin güzelliğini seyretme zevkini çok az kalan zamanda doyasıya çıkarabilmek için kumların ne söylemek istediğine dikkat etmiyorum. Umursamıyorum. Bencillik ediyorum aslında. Akıp gidiyorum, karlar diyarına varıyorum, bu canım vadiyi ve vadinin gizemini arkamda bırakarak.

 

     Her zaman karla kaplı bir diyar, bu diyar. Göz alabildiğince kar. Uçsuz bucaksız kar. Tepeler kar, ovalar kar. Çirkin olsun, güzel olsun, altında ne olursa olsun, onları beyaz güzelliği ile örten kar. Beyazı turkuaza, turkuazı su yeşiline, su yeşili tekrar beyaza dönen kar. Kuşların üzerine konmadıkları kar. Her yere durmaksızın lapa lapa yağan kar, bir tek yağmaz benim buz tutmuş üzerime. Akar giderim bu buzun altından. Boyları uzun, buzu delip çıkmak ister gibi yukarıya doğru uzanan su civanperçemleri gıdıklar beni aşağıdan, cilveleşirler, sohbet ederler benimle bu soğuk diyardaki seyahatim sırasında. Getirdiğim kum tanelerini yayarım onların altına, soğuktan donmuş kum tanelerini. Aklıma gelir kum tanelerinin vadideki endişesi. Ne diyeceklerdi acaba bana? Merak ederim de elimden de bir şey gelmez. Yoluma devam ederim. Ne su civanperçemleri, ne de buz tutan parçam beni bırakmak ister ama ben giderim, kumlarımı bu soğuk diyarda bırakarak, mahzun kuşun diyarına varırım.

 

     Bir al turnadır bu diyarın kuşu. Kanat uçları ile boynu kara, tepesi al, kalan yerleri bembeyaz bir turna. Benzemez başka turnalara bu güzel turna. Bir yılan gibi kıvrıla kıvrıla geçerken bu diyardan ben, al turna da ayrılmaz tepemden. Göçmen bulutlar tek tek geçip gider, o ise gitmez, terk etmez buraları. Takip eder beni, bu diyarın başından sonuna. Kaplar gölgesi her yeri bir uçtan bir uca. Tek başına ne edersin bu diyarda al turnam, üzgün, boynu bükük, gözü yaşlı turnam? Onulmaz bir sevdaya mı tutuldun? Yoksa sevdana karşılık buldun da, bir çift yumurta mı veremedin? Sevdalın mı terk etti seni bu yüzden? Böyle mahzun mahzun karabahtına mı yanar durursun güzel turnam, çilekeş turnam? Cevap vermez al turna bana. Bütün güzelliği ile uçar üstümde, benim aktığım gibi bir sağa, bir sola büküle büküle. Bir hüzün var uçuşunda, çok acılar çektiği, acıların onu olgunlaştırdığı belli.

 

     Gelince bu diyarın sonuna, “Hoş gidesin.” der bütün asaletiyle, uğurlar beni güzel al turna, selam söylememi ister kendi eline gidecek olursam eğer. Neresidir senin elin diye soramadan ben, uçar, gözden kaybolur al turna. Ben de bulurum kendimi aslanların ve kaplanların, tilkilerin ve kurtların, sırtlanların ve domuzların, geyiklerin ve karacaların, koyunların ve keçilerin diyarında, çınar ağacı ve gürgen ağacıyla, meşe ağacı ve sedir ağacıyla, göknar ağacı ve servi ağacıyla, kiraz ağacı ve kayısı ağacıyla dolu, sarmaşık otu ve bezirgan otuyla, oğulotu ve gıvışgan otuyla, sedef otu ve yakı otuyla, yapışkan otu ve yüksük otuyla kaplı bu diyarda. Yaseminler, nergisler, çiğdemler, açelyalar, laleler, güller, leylaklar, sümbüller, nergisler ve, hatta ve hatta, nilüferler süsler bu diyarı, burcu burcu kokular saçarlar.

 

     Hayvanıyle, ağacıyle, otuyle ve çiçeğiyle çok kalabalık bir diyar bu diyar. Dışarıdan bakanın balta girmemiştir diyeceği bu diyarda aslanlar, kaplanlar, tilkiler, kurtlar ve sırtlanlar bir tarafımda ağızları sulanmış bir halde öbür tarafa bakıp şapırdanırken, domuzlar, geyikler, karacalar, koyunlar ve keçiler ise öbür tarafta huzurlu huzurlu dolaşıp dururlar. Ağaçlar ağaçlara dal sarmış, aralarından da otların ve çiçeklerin üzerine ince ince güneşin ışığı şavkır. Bir kuşların sesleri eksik, konacak yer bulamayıp da zavallı kayın ağacının üstünde tüneyerek günlerini geçiren karlı diyarın kuşlarının sesleri. Onların bu diyardan haberleri olmasa gerek.

 

     Aklım hala al turnada, bu hayvanların, ağaçların, otların ve çiçeklerin arasından geçerken, bu diyarın, belki de bütün diyarların kralı boğa çıkıyor karşıma. Kocaman boynuzlarını bir o yana, bir bu yana savura savura yürüyor haşmetli boğa. Güneş yere inse, onu taşıyacak kadar büyük bir boynuzlu boğa. Bir tek o geçebiliyor benim bir tarafımdan öbür tarafıma, sularımı kirletmiyor. Diğer bütün hayvanlar selam duruyor boğaya. Sanki gökten inmiş de, güneşin asaletini yere indirmiş, kendinde taşır gibi.

 

     Selam edip boğaya devam ediyorum akmaya, varıyorum yılanlar ile akreplerin kızgın kumlar diyarına. Çok sıcak burası. Akmıyorum da buhar olmuş uçuyorum sanki. Su gibi hissetmiyorum artık. Akrepler her adım attığında, yılanlar karınlarının üzerinde her hareket ettiğinde kayan kum tanelerinin birbirlerine çarparak çıkardıkları sesleri duyuyorum sonsuz sessizlik içinde. Bir olgunluk, ağırbaşlılık var bu kumlarda.

 

     Kızgın kumların üzerinde tütsü dumanı asılı havada, arkasında oturan çok görmüş, çok geçirmiş bir bilge olmalı. Silüeti görünüyor sadece, belli belirsiz. Bir büyük örtü var üstünde. Keten olsa gerek. Başı da kapalı. Yüzü hiç seçilmiyor. Bir elinde asası. Bilgenin sesi geliyor sadece. Çok uzakların, çok eskilerin hikayelerini mi anlatıyor, şarkılarını mı söylüyor? Kime anlatır, kime söyler ki? Kadın mı, yoksa erkek mi? Yaşlı mı, yoksa genç mi? İnsan mı, yoksa değil mi? İçim geçiyor, bayılıyorum sanki.

 

     Birden kendimi iki tarafı tarlalarla dolu olan bir başka diyarda buluyorum. Ne zaman geldim, nasıl geldim bilmiyorum. Yatağımın tabanı killi toprak olmuş, yanları da otla kaplanmış. İnsanlar var bu diyarda. Ayaklarında koyun derisinden ayakkabılar, üzerlerinde pamuk ipliğinden, hayvan yününden giysiler. Gündüz çalışırlar, gece evlerine kapanırlar. Gelir benden kil toplarlar da kap kacak yaparlar. Otlarımı yolarlar da kilimden yaptıkları kaplarda pişirirler. Sağımda, solumda açtıkları oluklara benden su doldururlar da buğday yetiştirirler, arpa yetiştirirler, pirinç yetiştirirler. Bağlar dikerler de üzümünü toplayıp yerler.

 

    Nazlı nazlı akarak geçerim bu insanların diyarının ortasından, öbür taraftaki büyük boşluğa dökülür masmavi bir göl oluştururum suyumla. Yolumun sonudur burası. Diyar diyar dolaşmış olmama rağmen, uzaktaki ulu dağın doruklarına yağıp da beni yaratan yağmur suyunun saflığını bozmadan, gelir dönüşürüm bu göle. Öyle saf, öyle saftır ki suyum, içenin ağzında tat bırakmaz; içen, içmeyi bırakamaz. Can damarı olurum bu insanlara, mahpus oldukları bu diyarda.

Print | Sitemap
© İhsan Kaler Hürcan