Evlerini satacaklarmış. Sokakta karşılaşınca söylediler ona kapı karşı komşuları. Şaşırdı. Ayaküstü anlattılar ona. Bahar geldiğinde çıkaracaklarmış evi satılığa, sokaklarındaki müstakil evler arasında havuzu olan o tek evi. Evin beyi zaten uzun süredir emekli. Hanım da emekli olacakmış gelecek yıl başında. Şehrin trafiği çekilir gibi değilmiş, işe gitmek zorunluluğu yoksa. Ayrıca emeklilikte yapılacak çok fazla bir şey de yokmuş bu şehirde. Sıkıcı gelirmiş emeklilik hayatı, eğer bu, yazın rutubetinden, kışın da soğuğundan bıktıran şehirde kalırlarsa. Nedeni buymuş evi satacak olmalarının; işleri kalmayınca, buradan kaçmak gibi bir şey yani.
Komşularının evlerini satacaklarını duyunca, bir daha o sokağa, o eve geri dönmemek üzere çıkıp gidecekler evlerinden, havalar tekrar ısınmaya başladığında, diye düşündü; yaklaşık yirmi yıldır oturdukları o şirin evdeki yaşamlarını, ellerinin tersi ile bir kenara iter veya kaldırıp çöpe atar gibi arkalarında bırakıp gidecekler. Sadece bir kaç anıyı götürecekler yanlarında, o yirmi yıldan süzme bir kaç anıyı, paylaşmazlar ise, kendileri ile birlikte yok olup gidecek olan. Diğer anıları ise o evde kalacak. Evin duvarlarına sinmiş, havasında asılı kalmış, kokusuna işlemiş anıları kalacak o evin içerisinde. Yeni ev sahipleri bilmeyecekler o anıları. Farkında olmayacaklar onlardan önce o evde nelerin yaşandığının. Anılarını da gelip anlatmazlar, herhalde, komşuları evin yeni sahiplerine. Belki de anlatırlar. Kim bilir?
Sonra da dediler ki ona, daha kimseye söylememişler evi satacaklarını, yani çıkmaz sokaktaki diğer komşularına, yirmi yıldır tanıdıkları; ilk ona söylüyorlarmış, daha bir yıldır tanışık oldukları. O da, sakın ha kimseye söylemesinmiş.
Ne gereksiz bir sıkıntı verdiler şimdi ona. Madem söylemeyecekler diğerlerine, o zaman, ne diye sadece onunla paylaşıyorlar ki evi satacaklarını?
Geçenlerde, bir arkadaşı da sıkı sıkı tembihlemişti onu, lisedeki oğlu hakkında ona anlattıklarını başkaları ile paylaşmasın diye, bütün şehrin çocuklarının kapı kapı dolaşıp, şeker topladıkları gece onlara gittiklerinde. Arkadaşı mutfakta yemek ile uğraşırken, o, her kapı çaldığında, arkadaşının anlattıklarını oturarak dinlediği uzun tabureden kalkmış, başına korkunç bir maske geçirip, kapıya şeker almaya gelen çocukları korkutmuştu, aniden kapıyı açarak ve korkunç sesler çıkararak.
Yine böyle kafasında maske korkunç sesler çıkartarak kapıyı açtığında, kapıya gelen, şirin bir ayı kıyafeti giymiş üç yaşındaki bir çocuğu çok korkutmuştu, istemeden. Hıçkıra hıçkıra ağlamaya başlamıştı çocuk. Dizleri üzerine çöküp defalarca özür dilemişti küçükten, maskesini çıkarttıktan sonra. Herkese bir tane şeker verirken, ona avuç dolusu şeker vermişti, şeker dolu kovadan. Sımsıkı sarılmak istemişti çocuğa ağlaması dursun diye. Kapının biraz ilerisinde, kaldırımda bekleyen çocuğun annesi ile babası da kötü kötü bakmışlardı ona. Çok utanmıştı. Annesi gelip sakinleştirmişti küçük çocuğu. Çok özür dilemişti onlardan da.
Ondan sonra kapıya başka çocuklar geldiğinde, önce perdenin arkasından fark ettirmeden onlara bakmış, yaşlarına göre ya maskeyi kafasına geçirerek, ya da geçirmeyerek kapıyı açmıştı. Kapı çalmalarının arasında da arkadaşının anlattıklarını dinlemişti.
Veli toplantısında hocaların oğlunun hakkında söylediklerini, gururlandığını hiç de belli etmeden anlatıyordu arkadaşı. Hocaların hepsi övgüyle bahsetmişler arkadaşının liseye bu sene başlayan oğlundan. Matematikte ve fizikte, lisede okutulan bütün konuları bitirmiş de, üniversitede okutulan konuları kendi kendine çalışıyormuş çocuk. Biyoloji hocası da, bu sene anlatılacak bütün konuları bildiğinden, gelecek derslerin konularından birini çocuğa anlattırmayı düşünüyormuş. Daha doğrusu anlattıracakmış da, annesi ile babasının olurunu almak istemiş öncesinde.
Anlatacaklarını bitirince arkadaşı, bunları ilk defa onunla paylaştığını söyleyip, sakın ola ki, başta çocuğun kendisi olmak üzere bunlardan kimseye bahsetmemesini sıkı sıkı tembih etti ona. Madem gizli tutulması gereken bir konuydu bu, o zaman kendinde tutsaydı ya bunları. Arkadaşına anlat diyen olmamıştı ki.
Komşuları ile sokak ortasında konuşurken, aklından geçirdi bu konuyu. İnsanlar üzerinde gereğinden fazla bir güven duygusu mu yaratıyor diye merak etti kendince. O nedenle mi herkes gelip de anlatıyordu herşeyi ona? Sevinmesi gerekirdi belki buna, ama en son söz olarak herkesin, sanki sözleşmişlercesine, “Aman kimse bilmiyor, lütfen kimseye söyleme!” ya da “Daha kendisine söylemedik, senden duymasın lütfen!” türü uyarıları da canını sıkıyordu, acaba ağzında bakla ıslanmayan bir adam görüntüsü mü veriyordu diye.
Esasında çok da dert edip, kafasına takacağı bir konu değildi bu. Aklı zaten başka yere gitmişti bile. Geçen yaz çocukları, komşularının arka bahçelerindeki havuzda yüzerken, havuzun kenarında evin beyinin ona anlattığı aile hikayelerini hatırlayıp, evlerini sattıktan sonra nereye taşınacaklarını tahmin ettiği için ciddi ciddi bir kıskançlık duygusu kaplamıştı içini. Kendileri burada sıkışıp kalmışken, kapı karşı komşuları o güzelim şehre taşınacaklar, o şehrin büyüsünü ondan alacaklar diye telaşlanmıştı.
Evin uzun süredir emekli olan beyi, güneyde doğmuş, orada büyümüş. Çocukluğunda annesi ile birlikte evlerinden yürüyerek yarım saat mesafede olan gazi evine gidip, burada yaşayan gazilere annesinin pişirdiği yemekleri, yıkayıp katladığı çamaşırları verdiklerini hatırlıyor. İçlerinde kolları, bacakları kopmuş olanlar da varmış. Hayret edermiş, çocuk aklı ile, onlar hayatta nasıl kaldılar diye. O toprakların gördüğü en kanlı savaşın anılarını dinlemiş o yaşlı gazilerden, defalarca. O anılar nefret ettirmiş onu savaştan. Bitirince liseyi, atabileceği en kuzeydeki yere atmış kendisini, güneyden, güneyin temsil ettiği eski değerlerden kaçarcasına. İlk önce biraz çalışmış, para biriktirmiş. Sonrasında da üniversite. Karlı, soğuk memleketleri çok sevmiş.
Kapı karşı komşusu güneyden kaçıp kuzeye giderken, ailesinin diğer fertleri ise batıya taşınmış, kendileri ile aynı soyadı taşıyan akrabalarının yaşadıkları şehre. Her daim karlı doruklarının batısındaki pınarlardan doğan derelerin birleşe birleşe büyüyerek batıdaki okyanusa, doğusunda hayat bulanların da doğudaki okyanusa döküldüğü bu büyük, ulu sıradağların güney ucundaki o, çok zaman öncesinin kanlı, komşusunun çocukluğu ile şimdinin ise şirin şehrine yerleşmiş ailesi.
Uçakların henüz insanları bir yerden başka yerlere hızla taşımaya başlamadıkları o dönemde araba ile gidermiş bu batıdaki şehre, tatillerde ailesini görmeye. Otoyollar da yokmuş o zaman. Çok yıllar sonra yeni yollar ve otoyollar yapılırken büyük kısmı yok olan, zamanında adına şarkılar yazılmış ve bugün dahi kalan bölük pörçük kesimlerinde araba kullananların üzerinden geçtiklerinin kanıtı olsun diye tarihi levhalarının altında durup da çektirdikleri fotoğrafları herkese gösterdikleri o efsane yoldan gidip geldiğini gururla söylemişti komşusu ona. Belki de ne kadar yaşlı olduğunu belirtmek istemişti.
Komşusunun hikayesini hatırlayınca, kurak batıdaki o güzel yere gitti aklı. Onların taşınacaklarını düşündüğü şehre. Roma şehirlerinden esinle, birbirini dik kesen onlarca caddenin oluşturduğu dikdörtgen parçalar üzerine kurulu, aynı kalıptan çıkmış görüntüsü veren sıkıcı bir çok şehirden farklı olarak, bu koskoca kıtanın batısında insana hiç ummadığı bir Akdeniz Avrupası şehri güzelliği sunan, insanı kendine aşık eden o şehre.
Orada olmak istedi şimdi. O güzel eve gitmek istedi, o güzel kadınla. Tavanları koca koca ağaç kütüklerinden yapılma, duvarları beyaz badanalı, dışı ise doğal renginde bırakılmış, ama düzgünce sıvanmış, samanlı kerpiçten eve. Damı düz. Köşelerinde, dışarı doğru çıkan kısa yağmur olukları, pek yağmayan, yağsa bile dama düşemeden kaybolan yağmur için. Hava kuru. Çakıl taşları ile kaplı küçük bir bahçe. Bir ıhlamur ağacı. Altında bir sıra. Tahtadan, boyasız, üzerine minder konmamış. Bahçenin etrafında da çeşit çeşit kaktüsler. Üzerlerinde de tek tük çiçekler. Evin camının önündeki toprak alanda başka başka çiçekler.
Dışarısı serin, sabah serinliği. Üşütmüyor. Yatak odasının penceresi açık. Sakin esen rüzgar, beyaz perdeyi hafifçe dalgalandırıyor. Göğün parlak mavisi içeriye bir doluyor, sonrasında çabucak kayboluyor. Bir de sessiz şehrin sessizliği giriyor pencereden içeriye. Kıraç toprakta büyümüş çiçeklerin kokusu; lavanta, frezya, pembe menekşe ve yasemin. Yatak pamuklu beyaz bir çarşaf ile örtülü. Kalınca, keten gibi. Yumuşak yastıklar, ince bir pike. Onlar da bembeyaz. Zaman ve mekan kaybolmuş. Bir rüyada gibiler. Birbirlerine doyamamacasına sevişiyorlar.
Kadın, o güzel alaca renkli elbisesini giyiyor, kırmızı ve yeşil renkleri çokça, askılı, dizüstünde son bulan. Eteğinin ucunda da güzel bir motif yumağı, eski insanlardan miras, toprak renklerinde. Ondan elbisesinin arkasındaki ince fermuarı kapatmasını istiyor. Sırtının açık kalan yerlerini, omuzlarını ince bir şal ile örtüyor. Şal da toprak renginde; elbisesinin deseninin rengine uyum sağlıyor. Ayağında, kadına en yakışan topuklu sandaletleri. Kırmızı, bilekten bağlanan, tokalı. Saçını arkadan toplamış, ama sağa doğru hafif gevşek bırakmış. Alnının kenarını zarifçe kapatıyor saçı. Güzel yüzü bütün güzelliği ile ortada. Sessizce kadını seyrediyor.
Yakındaki sokağa gidiyorlar, sanat galerilerinin olduğu sokağa. Hafif bir yokuş burası. Sağlı, sollu, bodur kerpiç evlerden dönme, içleri zevkle döşenmiş galeriler. İlkinden başlıyorlar. Resimler var. Yağlıboya resimler. Çok pahalı.Tavandan spotlar ile ışıklandırılmışlar. Müzik çalıyor. Klasik müzik. Pathétique. Huzur. Hiç de “acıklı” değil. Aksine çok “dokunaklı” bir huzur.
Diğer galeriye giriyorlar. Heykeller var. Çıplak insan heykelleri. Erkek heykeli var, kadın heykeli var. Dizlerinin üzerine oturmuş, elleri ile arkadan saçını topluyor kadın heykeli. Çocuk heykeli de var. O çıplak değil. Yerler taş. Beyaz. Heykeller ise siyah veya metalik gri. Müzik yok. Güzel bir koku var. Tütsü.
Sonraki galeri. Küçük küçük süs eşyaları, biblolar. Bunlar da pahalı. Eskiden kalma fotoğraflar. Teneke üzerine basılmış, eskinin dükkanlarına asılan reklamlar, ilanlar. Yağlıboya resimler de var arka odalarda. Bunlar o kadar pahalı değil. Dairelerden, karelerden, düz çizgilerden oluşan desenlerle bezenmiş eşarplar konmuş bir köşeye. Sıra sıra. İpek olsalar gerek. Taşlar var kutularda. Çakıl taşları. Misket gibi. Çok renkli.
Diğer galeriler.
Sonuncu galeri. Ön bahçesinde dönen metal fırıldaklar, rüzgar gülleri. Bir tarafları sağa dönerken, diğer tarafları sola dönüyor. Yaprak gibiler. Uzun, kavisli. Küre gibi olanları da var. Hangi kısmının ne tarafa döndüğü belli değil bunların. Hafifçe esen rüzgardan dönüyorlar. En büyük olan dönmüyor. Ağır herhalde; rüzgarın gücü yetmiyor.
Galerinin arka bahçesi çakıltaşları ile kaplı. Ortasında pürüzsüz bir mermerden yapılmış, alt kısmından dar başlayıp, ortasında hafifçe genişledikten sonra üst tarafında tekrar darlaşan, tombulumsu, üstü düz bir fıskiye. Suyu, tepesinin ortasındaki delikten ufacık bir derenin pınarı gibi çıkan, yukarıya doğru püskürmeyenlerden. Mermerin rengi siyah ve kahverengi. Mavi ve kırmızı renkte damarları var. Dibindeki çakıltaşları ıslak. Etrafında kocaman yumuşak yastıklar. Suyun çakıltaşlarının üzerine düşerken çıkardığı yumuşak ses. Oturuyorlar. Gözlerini kapatıyorlar. El ele tutuşuyorlar. Dinliyorlar.
Güneş alçalıyor. Ufka yaklaşmadı daha. Yağmur mevsimi. Çöl gibi bir bozkırınki ne kadar yağmur mevsimi olursa, o kadar işte. Hava kupkuru. Yağmur yağıyor, ama yere değmeden, havada kayboluyor yağmur damlaları.
Şehrin içinden geçip üstü düz olan tepeye tırmanıyorlar. Tepeye çıkan yolun iki tarafında da kerpiçten yayvan evler var. Tepenin üzerinde ise ev yok. Kale imiş burası eskiden. Kütüklerden yapılmış bir kale. Askerler varmış. Çok. Şimdi ise sadece bir kaç başka kişi daha var tepenin üstünde. Bir çift öpüşüyor. Güneş batıyor, uzaktaki dağların arkasından. Gurup çok güzel görünüyor. Seyrediyorlar.
Dağların oluşturduğu ufuk çizgisi açık, parlak, bembeyaz. Hemen üstünden başlayan bulutların ilk kısmı sarı, sapsarı, altın sarısı. Sonraki bulutlar kademeli olarak kızararak onlara doğru yaklaşıyor; önce ince bir kavuniçiye, ondan sonra birazcık daha kalın bir bronza, sonra belirgin kırmızıya, en son da bayağı kalınca bordoya dönüşüyor bulutlar. Bordo rengindeki bulutlar ile gri ve lacivert renkli bulutlar içi içe geçmiş. Onların bulunduğu tepenin üstüne doğru büyüyerek geliyor koyu bulutlar.
Yağmur bulutları bunlar, kopkoyu; yer yer soluk mavi gök görünüyor aralarından. Yere düşmeden havada kaybolan yağmur yağmıyor artık. Hava ılık. Esinti yok. Tepeden bakılınca çölün ortasında kocaman bir vahanın ağaçları arasında kaybolmuş gibi görünen sessiz şehrin sokak lambaları yanıyor. Sonra da evlerin ışıkları. Her yer mavinin tonlarına dönüşüyor. Alacakaranlık.
Yer yer sararmış, açık yeşil renkli bodur çalılıkların ve otların kapladığı tepeden, arada bir ortaya çıkan ufak kertenkelelere basmamaya özen göstererek ayrılıyorlar; geldikleri yoldan şehre iniyorlar.
Şehir merkezi şehir ilk kurulduğundan beri merkez. Dikdörtgen bir alan üzerinde ufak, şirin bir park, yüksek ağaçları olan. İki katlı eski binalar çevreliyor parkı. Akşam olmuş. Sokak satıcılarından bir kaçı hâlâ dışarıda.
Tepeden inip parka vardıkları köşede birisi akordiyon çalıyor. Parkın içinden geçip çıktıkları çaprazdaki diğer köşede ise bir başkası gitar çalıyor. Akordiyon sesi belli belirsiz duyulurken, gitardan Rodrigo’nun büyüsü yükseliyor. Parkın dört tarafındaki çok da geniş olmayan yolda pek araba yok. Parkın karşısına geçiyorlar.
Restoran. Merdivenlerden üst kata çıkıyorlar. Onları tanıyan restoran sahibi karşılıyor. Orta yaşlarında, bıyıklı, sarışın bir adam. Gözlüklerini sık sık düzeltmeyi huy edinmiş. Hava güzel. Balkondaki masayı gösteriyor onlara. İçeriyi tercih ediyorlar, her zaman oturdukları masayı. Çok kalabalık değil içerisi. Hatta tenha. Burda Karmen eşlik ediyor. Kırmızı bir gül.
İçerisi çok aydınlık değil. Loş bile denebilir. Buranın tavanı da seyrek olarak döşenmiş tahta kütüklerden, arası beyaz badanalı. Duvarların yarısı, yığma taş görüntüsünde. Küçük yassı taşlar. Geri kalan kısmı kerpiç renginde. Yerli halkın simgeleri asılı duvarlarda.
Onlar sormadan geliyor içecekleri. Alt kısmı daha geniş, ince belli kadehlerde. Kar gibi buza konmuş içecek. Kırmızı bir pipet daldırılmış içine. Tuza batırılmış kadeh ağzına bir de misket limonu dilimi takılmış. İlk yudum. Yüzlerinde gülümsemeler.
Yemekleri de onlara sorulmadan geliyor. Bitirdiklerinde restoran sahibinin özel ikramı tatlı. Onu paylaşıyorlar. Hesabı ödeyip restoran sahibinin teşekkürleri arasında ayrılıyorlar restorandan. Arkalarından garson koşarak yetişiyor. Elinde kadının şalı. Ona teşekkür ediyorlar.
Erkenden uykuya yatan şehrin sarı lambalı, kıvrıla kıvrıla giden bomboş sokaklarından eve doğru yürüyorlar. El ele tutuşmuşlar. Gecenin güzelliğini biraz daha tadabilmek için yolu uzatıyorlar.
Eve varıyorlar. Yatıyorlar. Birbirlerine sarılıyorlar. Aynı yatakta birlikte uyumaya başladıklarından beri nasıl birbirlerine sarılıyorlarsa, öyle sarılıyorlar yine. Mutlular. Çok. Hafif açık camdan yasemin kokusu giriyor içeri. Uyuyorlar.
Komşusunun ona ne anlattığına dikkat etmeden, bir rüyadan uyanırmışçasına aniden soruyor, “Batıdaki akrabalarınızın yanına mı gidiyorsunuz?” diye. Komşusu şaşırıyor. Nerden çıktı bu soru der gibi bakıyor suratına. Halbuki apayrı bir konu hakkında konuşuyordu komşusu.
“Hayır. Güneye gidiyoruz. Kumulların olduğu uzun sahildeki evimizde yaşayacağız bundan sonra.”
Birden rahatlıyor içi. Yüzüne kocaman bir gülümseme geliyor. Masal şehrinin büyüsü bozulmuyor.
“Öyle mi? Ah, çok sevindim. Bizden çok uzaklaşmıyorsunuz yani. Siz belki pek gelmezsiniz buraya ama biz sizi ziyaret etmeye geliriz yaz tatillerinde. Belki ev de kiralarız orada. Çocuklara güzel bir tatil olur, okyanus kenarında geçirecekleri bir hafta kadar bir süre.”
“Tabii. Ayrıca çok güzel bir havacılık müzesi de var orada. Çocukları oraya da götürürsünüz. Biz bir kaç yıl önce gitmiştik. Etkileyici bir yer.”
“Elbette. Bir de, yanlış bilmiyorsam, kumulların yukarı kısmında yılkı atları varmış, değil mi? Siz hiç gördünüz mü onları?”
“Evet varmış. Bir defasında gördüm sandıydım, ancak yukarı giden yolun sonundaki, ulusal parktan önceki malikanenin atlarıymış onlar. Yılkı atlarını görmek için çadır kuranlar olduğunu biliyorum. Öyle bir şey de yapabilirsiniz.”
“Olabilir. Oğlanları ikna edebilirsem, çadır kurmak hiç de fena olmaz. Bu arada, aklıma gelmişken, size verdiğim kitabı okuyabildiniz mi?”
Komşusu gülüyor, kahkaha atar gibi.
“Ben de ondan bahsediyordum ya, sen birden uykudan uyanır gibi nereye taşınacağımızı sormadan önce. Okudum, okudum. Şahin oğlan! Etkileyici bir hikaye. Bizim batıdaki bazı kahramanların hikayeleri gibi.”
“Umarım çevirisi iyiydi. Ben bizim dildekini gençken okumuştum. Beni çok etkilemişti. Aynı yazarın bir çok başka kitabı da var. Çevirilerini bulabilirsem, onlardan da hediye ederim size.”
“Zahmet etme sen. İsimlerini bana verirsen ben de bakarım.”
“O da olur. Ben bir araştırayım size haber veririm.”
“Tamam. Görüşmek üzere o zaman. Hoşçakal.”
Hemen cevap vermiyor komşusuna. Şöyle bir duruyor. Onların sokaklarından taşınacaklarını tekrar düşünüp devam ediyor konuşmasına.
“Daha var ama çabuk geçer zaman. Siz gidince gerçekten çok özleyeceğiz sizi.”
Komşusu çok sıcak bir gülümseme ile bir kez daha hoşçakal deyip el sallıyor; yolun karşısındaki evine doğru ağır adımlar ile yürüyor.
Çocuklar dışarıda oynamaya devam edeceklerini söyleyince, o da tek başına evinin kapısına doğru giden bahçe merdivenlerini tırmanıyor. Pırıl pırıl parlayan güneşin ışınlarının, kare çerçeveli camlarından geçerek yerlerinde ve duvarlarında çeşitli şekil oyunları oynadığı sessiz evine giriyor.
Evdekiler onu bekliyorlar.
Kısa boylu, yuvarlak gözlüklü ve yerleri süpüren kat kat bir etek giymiş siyahi kadın, meraklı bakışlar ile pek de kendini göstermeden kapıdan dışarıyı kontrol ederek soruyor:
“Çocuklar gelmiyorlar, değil mi?”
Hayır dercesine başını iki yana sallıyor, bir eliyle duvardan destek alıp diğer eliyle ayakkabılarını çıkarırken.
“İyi o zaman.” diyor kadın, kapıyı kapatıyor.
Ayakkabılarını çıkardıktan sonra, salona geçiyor. Piyanonun başında düzgün giyimli adam oturuyor. Zarif bir gri takım elbise var üzerinde. Kruvaze. Pantolonunun paçaları duble. Pamuklu beyaz bir gömlek, kol düğmeli. Manşetlerinde adının ve soyadının baş harfleri. İnce kravatı da gri renginde, mendil cebindeki mendili de. Siyah saçları biryantinli, sağdan sola doğru çok düzgün taranmış. Sinekkaydı tıraşlı, ama incecik bir bıyığı var. Ayağında pırıl pırıl parlayan makosenler. Gershwin çalıyor piyanoda.
Yanıbaşında kendisi gibi zarif giyimli, sarışın kadın. Adamın çaldığı parçayı dinliyor, ayakta. Bir eli adamın omzunda. Topuklu ayakkabılar. Elbisesi açık mavi; dar ama karnı hafif çıkmış. Hamile galiba. Aynı renkten bir ceket. Boynunda güzel bir kolye, elmas. Kulaklarında da elmas küpeler. Saçı tam arkadan topuz yapılmış. Hafif makyajlı. Yüzünde asil bir gülümseme. Piyanodan çıkan müziği dinliyor.
Hemen arkalarında küçük kız çocuğu. Dört yaşında olsa gerek. Ayağında siyah ayakkabılar, burnu yuvarlak olanlardan. Bileklerinin hemen üzerinde biten dantel kenarlı beyaz çoraplar. Kısa bir elbise giymiş, pembe ve beyaz renklerde. Tombul dizleri görünüyor. Üzerinde yünden özenle örülmüş bir yelek. Beyaz. Kıvırcık sarı saçları tam iki yana ayrılmış, lastik toka takılı. Sek sek oynar gibi küçük bir alanda hopluyor.
Onun içeri girdiğini fark eden zarif adam, piyano çalmaya ara vermeden, merhaba der gibi başını hafifçe yukarı kaldırıp gülümsüyor. Adamın bu hareketini gören kadın da elini sallayarak ona sessizce merhaba diyor. Onlara gülümseyerek ve başını da hafifçe yana doğru eğerek selam verip şömine tarafına dönüyor, yaşlı kadının önünde oturduğu şöminenin oraya. Kapıyı açan siyahi kadın, yaşlı kadının yanına gelmiş, hatta ona bir bardak su getirmiş bile.
Yaşlı kadın hasır koltukta oturuyor. Bembeyaz saçları kısa. Gözlükleri var, kalınca camlı. Sırtı hafif kambur. Dizlerinin üzerinde bir battaniye. Isınmaya çalışıyor. Üstünde de güzel bir yün kazak. Omuzlarında fazladan bir örtü. Gözleri, karanlık şöminenin içindeki bir noktaya sabitlenmiş. Onun geldiğini fark ediyor.
Yaşlı kadın, hemen arkasında duran siyahi kadına sesleniyor. Bir iki adım atıp yaşlı kadının görüş alanına giriyor siyahi kadın. “Sor bakalım, beyefendi bir şey içer mi?” Siyahi kadın onun yüzüne bakıyor, yaşlı kadının söylediklerini tekrar etmek gereği duymuyor. Ses etmeden eliyle bir şey istemediğini belli ediyor siyahi kadına. Yaşlı kadın da görüyor bunu, konuşmaya devam ediyor.
“Ben gençken bu şömine kışın her zaman yanardı. Büyük savaşa gidip de dönmeyen kocam bahçedeki ağaçlardan keserdi kışlık odunları. O zaman evin yan tarafı ormanlıktı. Tilkiler, geyikler, sincaplar, her türlü vahşi hayvan yaşardı. Bir keresinde üstteki çiftliğin sahipleri arka bahçelerinde ayı gördüklerini bile iddia etmişlerdi. Hoş, o ayıyı onlardan başka gören kimse olmadı, ama yine de buralarda ayı bile var derdik yatılı gelen misafirlere. Öyle çok bilmediklere yerlere gidip de, ormanın içinde kaybolup bize sorun çıkarmasınlar diye.”
Hafifçe doğrulup kafasını sola doğru çeviriyor yaşlı kadın. Sol eliyle arka bahçeye açılan kapıdan dışarısını gösterip konuşmaya devam ediyor:
“İşte orada, şimdi bahçe duvarının olduğu yerde ufak bir ahırımız vardı. Atlarımız vardı. Üç tane. Onlara biner vadinin ortasından akan nehrin kenarında at sürerdik. O zaman doğru düzgün yol falan yoktu buralarda. Varolan da toprak yoldu. Yağmur yağınca ayaklarımız balçık çamura batardı. Kapının iki yanında o köpek şeklindeki dökme demirden çamur temizleyicilerini koyduk oraya o yüzden. Kimler ayakkabılarının, çizmelerinin çamurlarını temizlemedi ki onlarda.”
Yaşlı kadın konuşmaya devam ederken, eğilip gazlı şömineyi yakıverdi. Kibrit kutusunu şöminenin içinde bıraktığı için sevindi. Yoksa kadının konuşmasını kesmesi gerekecekti, mutfağa gidip kibrit almak için.
Şömineyi yakıp doğrulduğunda “Teşekkür ederim.” dedi yaşlı kadın ona. “Her ne kadar odun ateşi olmasa da, şöminede ateş görmek çok güzel. Gerçekten çok teşekkür ederim.”
Bir şey değil dercesine gülümseyip başını salladı yaşlı kadına. O sırada çaldığı parçayı bitiren zarif adam piyanodan kalkıp ona doğru hızlı adımlar ile yürümeye başlamıştı:
“Salve signore! Böyle güzel bir günde sizinle tekrar karşılaşmak ne güzel.”
Onu iki omuzundan sıkı bir şekilde tutup, kendine doğru çekti zarif adam. Sımsıkı sarıldı, sol yanağına da yüksek sesli bir öpücük kondurdu. Zarif adamın sürünmüş olduğu losyonun kokusu genzini yaktı. Cebinden çıkardığı kemikten tarak ile, hafifçe dağılan saçlarını güzelce taradı zarif adam.
“Eşimle ben, misafirleriniz geldiği zaman ne yapmanız gerektiği konusunda, izninizle size bir kaç öneri de bulunmak istiyoruz.”
Zarif adam arkasına döndü, çok daha zarif adımlar ile kendisine doğru yürümekte olan karısına gülerek sağ elini uzattı.
“Değil mi, amore mio?”
“Evet, canım.” diye cevap verdi zarif kadın, zarif adamın uzattığı eli tutarken. “Beyefendi eğer bunu bir ukalalık olarak görmez ise, kendi tecrübelerimizi paylaşmaktan büyük bir mutluluk duyacağız.”
Buyrun der gibi ellerinin avuç içlerini açıp gülümseyerek onları dinlemeye hazır olduğunu belli etti.
“Çok güzel!” dedi zarif adam. “İlk önce, evin ana kapısına gelen yaya yolunun iki tarafına büyük mumlar yerleştirmeniz gerekiyor. Beyaz olmaları ve düzgün ışık vermeleri yeterli. Böylece misafirlerinizin karanlıkta pek belli olmayan basamaklarda tökezleyip yere düşmelerini önlemiş, ayrıca da evin girişinde çok güzel bir ambiyans yaratmış olursunuz. Biz buraya ilk geldiğimizde girişyolu topraktı. Yağmur yağınca çamur oluyordu her yer. O betonu bendeniz döktürdüm oraya.”
Karısına dönüyor ve bu yaptığının ne kadar büyük bir iş olduğunun onayını beklercesine kafasını yukarı aşağı sallayarak ona bakıyor. Karısı da “Evet, canım, iyi ki yaptırdın.” dercesine gülümsüyor zarif adama. Kırmızı rujlu dudakları ağzını olduğundan büyük gösteriyor.
“Ayrıca giriş kapısını da açık tutun lütfen. Camdan ikinci kapının kapalı olması yeter. Evin ışık ile aydınlatılmış içerisinin dışarıdan çok güzel görünmesini sağlar. Böyle bir giriş hangi evde var ki? Bir de, salonu bu kadar çok mobilya ile doldurmanıza hiç gerek yok. Piyanoyu biraz daha ortaya doğru çekebilirsiniz. Bu büyük kanepe de arka bahçeye açılan, ve tabii ki bendenizin yaptırdığı kapıya ulaşımı engelliyor. Gardenparti verdiğinizde, misafirlerin kolaylıkla arka bahçeye geçebilmelerini sağlamanız gerekir. Meslektaşlarım aileleri ile birlikte bizi ziyarete geldiklerinde, daha çok arka bahçede geçirirdik zamanımızı. Ben onları hiç bir zaman çalışma odasında misafir etmedim. Pipo veya puro kokusunun eve sinmesini hiç sevmem. Zaten gördüğünüz gibi bir de bebek bekliyoruz. Sizinle bir dahaki görüşmemizde bebeğimizle de tanışırsınız diye ümit ediyorum.”
Zarif adam karısına dönüp bir bacağı ile diz çöküyor. Karısını belinden tutup hafifçe şişmiş olan karnını öpüyor. “Tanrı bana bir kız çocuğu bağışladı. Bu da oğlan olacak.” diyor. “Il mio figlio!”
Zarif kadın, kocasının hareketinden utanıyor, ama mutluluğunu belli edercesine zarif adamın biryantinli saçlarını okşuyor. Zarif adam ayağa kalktığında dağılan saçlarını bir kez daha kemikten tarağı ile tarayarak düzeltiyor ve konuşmasına devam ediyor:
“Görüyorum ki eşiniz evde değiller. Zaten olsalardı bile kendileriyle tanışabilir miydik, bilemiyorum. O nedenle, yemeklerin ve içeceklerin nasıl bir düzende masaya yerleştirileceğini anlatması için karım ile birlikte buyrun yemek odasına geçelim.”
Yemek odasına doğru yürürlerken, füme renkte bir kumaş pantolon giymiş, üzerinde de kahverengi ketenden yapılma çok güzel bir gömlek olan genç adam, yatak odalarına giden koridordan koşarak onlara doğru geliyor. Genç adamın oğlansı güzellikteki yüzü solgun. Yanakları ve gözleri çökmüş. Ter damlaları kaplamış yüzünü. Gömleği de terden ıslanmış. Öksürüyor.
“Beyefendi!” diye sesleniyor. Sesi cılız çıkıyor. “Gelin benimle lütfen. Bu sefer gördüm, kardinal kuşunu gördüm. Gerçekten gördüm.” diyor. Gözleri kocaman açılmış. Telaşlı. Medet umar gibi bakıyor ona. Ellerini uzatmış bekliyor.
Genç adamın elini tutuyor. Hadi gidelim anlamına geliyor bu. Çok mutlu oluyor genç adam. Öksürüyor. Onu elinden çekiyor, hızla büyük yatak odasına götürüyor. Camdan dışarısını gösteriyor.
“İşte bakın şu armut ağacının üzerinde. Kıpkırmızı. Çoktandır görmemiştim bir kardinal kuşu. Bu kadar kırmızısını ise hiç görmemiştim. Ama bir gariplik var. Bunlar tohum yer, solucan yer, ağaçlardaki meyve tomurcuklarını yerler. Bunun ağzında ise bir böcek var. İğrenç bir böcek. O böceği nasıl yiyebilir ki?”
Bahçede ne bir kardinal kuşu var, ne de armut ağacı. Ses etmiyor genç adamın söylediklerine, sanki anlattıkları doğruymuş gibi bakıyor dışarıya onunla birlikte. Arkalarından adam ile aynı yaşlarda, siyah bir balıkçı kazağı giymiş, aynı renkte pantolonlu, saçları düz bir şekilde arkadan bağlanmış, makyajsız genç kadın geliyor. Genç adamı kolundan tutup, “Hadi,” diyor, “gel biraz otur içerde, dinlen. Çok yoruldun.”
Genç adam, boş gözler ile genç kadına bakıyor. Telaşlı hali geçmiş. Rahatlamış bile denebilir. Terlemiyor artık. Boş boş gülümsüyor.
“Cuma değil mi bugün? Mumları yaktın mı? Perdeleri kapatmayı unutma sakın. Dışarıdan görünmeyelim. Görünürsek anlarlar ne olduğumuzu, alır götürürler bizi. Alır götürürler. Yok oluruz birden. Pof!”
Aynı zamanda, iki elinin avuç içleri yukarı doğru, parmaklarını hızla açarak söylüyor “Pof!” diye. Genç kadın çok da zorlanmadan, genç adamı kolundan çekerek çalışma odasına götürüyor. Çalışma odasına girdiklerinde, genç adamı, cumba benzeri pencerenin önündeki divana yatırıyor genç kadın. Onun, arkalarından çalışma odasına girdiğini görünce anlatmaya başlıyor genç adam. Zaman zaman durup, derin derin nefes alıyor.
“Bir miğfer vardı, tam orada, sizin yanında durduğunuz kütüphanenin ikinci rafında. ... Bir Roma askerinin miğferi idi o. Bir bataklığın içinde bulmuştum. ... Sadece miğferi değil, onun başında takılı olduğu Romalı askeri de. Oksijensiz bataklığın içine nasıl düşmüşse, düşmüş işte bu asker. ... Çürümemiş. Bütün kıyafeti tamdı. Mızrağına, kılıcına kadar. Yarası falan da yoktu ki, savaşta öldü de o bataklığa düştü diyebileyim. .... Yani Vandallar öldürmüş olamaz. Başka birisi mi itti acaba? Belki de savaşmaktan korkmuştu, kaçıyordu. Asker kaçağı? ... O nedenle bataklıktan geçip izini kaybettirmek istemiş olabilir. Zavallıcık. Ölmüş orada işte. ... Yüzlerce yıl sonra bana kısmet oldu onu o bataklığın içinde, düştüğü yerde bulmak. Aldım işte miğferini. ... Hiç kimseye de sormadım.”
Sözünü bitirip bitirmediği anlaşılmamıştı ki, yanındaki kadına dönüp üşüdüğünü söyledi. Kadından, kendisini salona, şöminenin yanına götürmesini istedi. Kadın yumuşak bir hareketli genç adamı kolundan tutup kaldırdı. Yavaş adımlar ile salona gittiler. Genç adam ile kadını arkalarından takip etti.
Salona girdiklerinde, köşede tekerlekli sandalyede oturan kadını fark etti. Kadının burada olmasını beklemiyordu. Kadının dudaklarında belli belirsiz bir gülümseme vardı. Ona merhaba der gibiydi. Kadın kafasını hafifçe kapıya doğru çevirdi, kaşları ile gelenleri işaret etti.
Lise yaşlarındaki kızları pijamaları ile koşarak salona girdiler. Birinin elinde kaset çalar ve iki tane kulaklık vardı. Diğerinde de bir kaç kaset. Dalgalı saçları kısa kesilmiş, kabarık. Salondaki sehpanın yanına, yere oturdular. Onu fark ettiler, ama kasetleri kurcalamaya başladılar. İçlerinden birini seçmeye çalıştılar.
O sırada, tekerlikli sandalyede oturan kadının gençliği girdi salona, mutfak tarafından. Genç kadın sanki orada değil gibiydi. Elindeki tepside bir tabak içerisinde kurabiyeler ve iki büyük bardak da süt. Adam tekerlekli sandalyede oturan kadına şaşkın gözlerler baktı. İşte ben böyle biriydim der gibi baktı kadın ona.
Genç kadın kurabiyeler ile süt dolu bardakları sehpaya bırakıp, çocukların da saçlarını okşayıp tekrar mutfağa gitti. Dinleyecekleri kasete karar vermiş olan kızlar, kulaklıkları başlarına geçirmiş, müzik dinlemeye başlamışlardı bile. İkisi birden birer kurabiye aldılar. Ağızlarına attılar.
Küçük olanı süt içmek için elini bardağa doğru götürürken, kulaklığı çıkarıp adama döndü. “Fare.” dedi. “Fare olur tavan arasında.” Adam anlamadı. Onun anlamadığını fark eden kız devam etti konuşmaya.
“Fare diyorum. Tavan arasına çıkarlar. Havalar soğumaya başlayınca. Eve nereden girerler bir türlü bulamadık. Garaj kapısının orada ufak bir aralık var. Oradan giriyor olsalar gerek. Peki oradan ta tavan arasına nasıl çıkıyorlar? Orasını bilemiyorum. Ya garaj kapısını tamir ettirin, ya da tavan arasına bolca kapan falan koyun. Kapana yakalananları çöpe atmak pek zevkli bir iş değil, ama yapacak da başka bir şey yok.”
“Fare mi?” diye düşündü. Olsaydı en azından sesini duyardı. Ama içine de bir kuşku düştü. Çatı arasına çıkıp bakarım, dedi içinden. Şimdi mi gidip baksam, diye karar vermeye çalışırken piyanonun başına geçmiş zarif adam seslendi arkasından.
“Signore! Lütfen, gelin, dinleyin bu güzel parçayı.”
Arkasına döndü. Zarif adamın piyanonun tuşları üzerinde hızla gidip gelen parmaklarına baktı. Tuşlar çok hızlı bir şekilde inip çıkıyorlardı, ama müzik duyulmuyordu. Belki duyuluyordu da, çalan müziği o mu anlamıyordu? Değişik bir sessizlik vardı. O sessizliği zarif adamın sesi bozdu.
“İşte Singore, burası tam yeri, kreşendo. Mezzo-forte! Forte! Fortissimo! Fortississimo! Bu parça sizin için Singore! Sizin için! Per il turco in America!”
Büyük bir neşe içinde çalıyordu zarif adam. Kocaman bir kahkaha patlattı. Arkasında yine karısı vardı. Bu sefer kucağında da bir bebek. Bir oğlan çocuğu. Il suo figlio! Doğum, diye düşündü. Hayat başlamış burada. Saçı iki tarafta lastik tokalar ile bağlı kız hâlâ sek sek oynar gibi hopluyordu zarif kadının hemen arkasında.
Kafasını çevirdiğinde, kanepede yatmakta olan hasta genç adamın iniltilerini işitti. O tarafa doğru yöneldi. Ne hasta genç adam, ne de başında duran genç kadın fark ettiler onu. Genç adam “Wasser, bitte.” dedi. Kadın, adamın elini bıraktı, mutfağa su almaya gitti. Genç adam gözlerini tavana dikti. Kendinde değildi. Sanrılar görüyormuş gibi mırıldanıyordu. Öksürüyordu da.
“Böceğim ben. Hapsolduğum bu yerde hiç kimse ilgilenmedi benimle. Hiç kimse umursamadı beni. Öldüm. O pis, şişman kadın da süpürüp attı beni dışarıya. Kardinal kuşu geldi. Gagası ile kaptı beni, o mendebur böceği.”
Sustu. Önce öksürüğü, sonra da nefesi durdu. Sessizce öldü hasta genç adam. Ölüm, diye düşündü, dikilip, soğukluk düşmüş oğlansı güzellikteki adamın yüzüne baktığı yerden. Eve, hem de salona, ölüm de uğramış.
Genç kadın elinde bir bardak su ile salona geri geldiğinde, genç adamın cansız bedenini gördü; şaşırmadı. Derin bir nefes aldı, bardağı sehpanın üzerine koydu. Eğilip adamı alnından öptü. Genç adamın bedeni artık orada yoktu.
Siyahi kadın telaşla girdi salona.
“Çocuklar geliyor.” dedi. “Çabuk olun!”
Evdekiler onun şaşkın bakışları arasında sakin bir şekilde ayrıldılar evden. En son şöminenin önünde oturan yaşlı kadın kaldı. Ayağa kalkıp onun yanına gelmişti. Tatlı tatlı gülümseyerek elini tuttu.
“Biliyorum bunu duymaktan hiç hoşlanmıyorsun ama bizlerden kimseye bahsetme, olur mu? Sadece sen bil bizi.” deyip o da ayrıldı evden hâlâ güler iken.
Çocuklar içeri girdiklerinde, onu, yemek masasının camın önüne çektiği bir sandalyesine, sırtı satılacak olan komşularının evine yarı dönük, yüzü ise salona bakar halde otururken buldular.
Büyük oğlan sordu:
“Baba, karnım çok aç. Bir şeyler yiyebilir miyim?”
Bir an için nerede olduğunu anlamaya çalışarak, biraz da dalgın bir halde, saatine baktıktan sonra cevap verdi:
“Birazdan anneniz gelecek. Gelince akşam yemeği yiyeceğiz.” dedi.
“Yemekte ne var?” diye sordu büyük oğlan.
“Bilmem. Daha yapmadım.” diye cevap verdi hâlâ kendine gelmeye çalışarak. “Ne istersiniz?”
“Makarna yapsana! Ketçap döker yeriz!”
“Olur.” dedi. Çok fazla düşünmek istemedi.
Büyük oğlan odasına doğru giderken, küçük oğlan üstünü değişmiş, ellerini yıkamış, seke, seke salondan geçerek su içmeye mutfağa doğru gidiyordu bile. Hâlâ cam kenarında sandalyede oturan onu görünce “Baba, yine şömineyi yakmışsın.” diye seslendi çocuk kayıtsız bir şekilde.
Çocuğun arkasından bakakaldı bir süre. Çorap giymemiş çıplak ayaklı çocuğun mutfak tezgahına tırmanıp dolaptan bardak alışını, tezgahtan geri aşağı inişini, sürahiden bardağa su dolduruşunu, suyu içişini izledi. Çocuğu izlerken de, nar ayıklayıp çocuklara verse mi diye düşündü, cevizle birlikte. Üşendi, vazgeçti bu fikirden.
Yorgun hissediyordu kendini. Oturduğu sandalyeden yavaşça kalktı, şömineyi söndürmeye gitti.
Chevy Chase, 19 Aralık 2015