Kaler'in Kalemi
Kaler'in      Kalemi

Taşlar

     Tepeden aşağı doğru geniş bir kavisle kıvrılan taş bir yol. Taşların bazıları kısmen toprak altında. Yolun iki tarafında, bodur çalıların, otların altında kaybolmuş başka taşlar. Bazıları büyük bloklar, bazıları kopmuş sütun parçaları. Yer yer daha küçük taşlar. Bir de incir ağaçları. Mis gibi kokan.

 

     Hiçkimse yok etrafta. Bir o, önde hızla yürüyen; bir de küçük çocuk, onu arkasından takip eden. Güneş tepede bir alev topu gibi. Hava sıcak, çok sıcak. Yaprak kımıldamıyor. Bir kaç cırcır böceği sesi haricinde ses yok.

 

     Arkasına dönüyor.

 

     "Şapkanı tak. Başına güneş geçecek."

 

     Çocuk elinde sallamakta olduğu bezden mavi şapkasını isteksizce başına takıyor. Ayaklarını sürüye sürüye yürürken soruyor:

 

     "Bu sıcakta niye yürüyoruz burada? Her yer sadece taş. Taştan başka birşey yok ki!"

 

     Duruyor. Çocuğa dönüyor. Onun kendisine yaklaşmasını bekliyor. Dizlerini kırıp onun seviyesine iniyor. Çocuğun güzel gözlerine bakıyor. Elindeki şişenin kapağını açıp çocuğa su verirken konuşmaya başlıyor:

 

     "Evet bunlar taş ama bunlara sadece taş diye bakmak haksızlık olur. Bundan iki bin yıl önce bu taşlardan yapılmış bu şehirde yaşayan insanları da düşünmen gerekir burada yürürken. Onun için sadece taş deyip geçme. Belki senin şu an durduğun yerde bundan iki bin yıl önce de bir çocuk, hem de senin yaşında bir çocuk aynı böyle sıcak bir günde durup su içmişti. Belki de oyun oynarken ayağı şu ilerideki taşa takılıp yere düşmüş, dizini kanatmıştı."

 

     Eliyle çocuğun dizindeki daha yeni kurumuş yarayı işaret ediyor. Çocuk ağzındaki şişeyi çekip gülümsüyor. Şişeyi ona uzatıyor. O da şişeyi alıp kapağını kapatırken devam ediyor:

 

     "Senin şu an bulunduğun bu yerde çok zaman önce yaşamış olan insanları düşünmek gerekir. Bak şurası belli ki bir ev. Kim bilir orada kimler yaşadı. Belki yaşlı bir karı, koca. Belki genç bir aile, iki çocuklu. İkisi de oğlan. Hadi bir de üçüncüsü olsun, kız."

 

     Çocuk gülüyor.

 

     "Bizim gibi ama onların kızkardeşi var. Sen çok istiyordun bir de kızın olsun diye, değil mi?"

 

     "Evet istiyordum da, konuyu değiştirmeyelim istersen." Gülüyor. Çocuğun gözlerinin üzerine düşen biraz büyükçe şapkayı düzeltiyor.

 

     "Düşün bir kere bu güzelim taş yoldan kimler geçmiş olabilir. Serin bir akşam üstü, genciyle yaşlısıyla, erkeğiyle kadınıyla burada yaşayanlar güzel kıyafetlerini giyip, bizim geldiğimiz yönün tersine, yukarıdaki tiyatroya oyun seyretmeye gitmiş olabilirler. Belki de bir satıcı atlı arabası ile bu yokuştan aşağıya yavaş yavaş ilerleyerek bahçesinde yetiştirdiği sebzeleri satmıştır. Hasta bir adamın koluna giren oğulları onu bu yoldan yürüterek aşağıdaki hastaneye götürmüş olabilirler. Askerler, hem mızraklı ve kalkanlı, hem de bellerinde kılıçları ve başlarında miğferleri ile bu yoldan yürümüş olabilirler. Ve daha binlerce diğer insan. Şu an burada sadece ikimiz varız ve her taraf sadece taş ama buradan yürürken burada yaşamış olan insanları da düşünmeye çalış. O zaman her taş çok daha anlamlı olur."

 

     Çocuk ona yaklaşıp boynuna sarılıyor. Sıkıca. Çocuğu boynundan öpüyor. Uzunca öpüyor. Onu kucaklayıp ayağa kalkıyor.

 

     "Mozaikleri görmeye aşağıdaki eve gidebilir miyiz artık?" diye soruyor. Çocuk başını evet dercesine sallıyor. "Peki o zaman," diyor, "yolun yarısına kadar seni kucağımda taşıyayım. Dinlenmiş olursun."

 

     Çocuk başını onun omzuna yaslıyor. Bir kaç adım gidiyorlar ki, çocuk soruyor:

 

     "Yere düşen o çocuğun da dizi çok acımış mıdır?"

 

     "Acımıştır tabii ki." diye cevap veriyor.

 

     "O da çok ağlamış mıdır?"

 

     "Eminim ki ağlamıştır."

 

     "Peki, çok sessiz olsak, o çocuğun ağlamasını duyabilir miyiz?"

 

     "Bilmem, deneyelim mi?"

 

     Çocuk sessizce başını sallıyor. Taş yolun ortasında duruyorlar. Çocuk onun kucağında. Öylece duruyorlar. Cırcır böcekleri de onlara eşlik ediyor, çıt çıkarmıyorlar. Sessizlik. Çocuk konuşana kadar bekliyor.

 

     "Tamam." diyor çocuk.

 

     "Duydun mu ağlamasını?" diye soruyor çocuğa.

 

     "Hayır duymadım ama nasıl ağlamış olabileceğini hayal ettim. Onun suratını da hayal ettim. O da sarışındı. Gözleri ise kahverengi. Canı çok acımıştı. Babası da yanında idi. Onu kucağına aldı ve öptü. Hızla evlerine doğru gittiler. Annesine götürdü çocuğu, ona baksın diye. Peki sen bir şey duydun mu?"

 

     "Duydum galiba. Daha doğrusu hissettim."

 

     "Neyi hissettin?" diye soruyor çocuk.

 

     "Babanın oğlunu çok sevdiğini hissettim. Hem de çok."

 

     Sağ elini uzatıp çocuk onun yanağına dokunuyor. Başını iyice omzuna dayıyor.

 

     "Ben her düştüğümde beni kaldıracaksın, değil mi?" diye soruyor çocuk.

 

     "Elbette kaldırırım," diyor, "ama sen düştüğünde kendin de yerden kalkabilirsin."

 

     "Olsun," diyor çocuk, "sen hep benim yanımda ol."

 

     Bir şey demiyor. Sıkıca sarılıyor çocuğa. Yolun yarısına kadar değil, mozaikli eve kadar taşıyor çocuğu kucağında.

 

Sapanca, 14 Ağustos 2016

 

Hikayeler sayfasına geri dön.

Print | Sitemap
© İhsan Kaler Hürcan