Kaler'in Kalemi
Kaler'in      Kalemi

Rüya

     Büyükçe bir tencerede kaynayan suyun içinde, birbirlerini hafiften ittire ittire haşlanıyorlardı Brüksel lahanaları. Çiğken mat olan renklerini parlak güzel bir yeşile dönüştürmüştü kaynayan su. Buharı da lavabonun önündeki, sokağa bakan camı buğulandırmıştı.

 

     Salata için marul yapraklarını yıkarken, sulu eliyle camın buğusunu silip, yarı ıslak, yarı buğulu camdan dışarıda oynayan çocuklara baktı. Oradaydılar. Biri top sektirmeye çalışıyordu, öbürü de onu seyrediyordu. Hava kararıyor, ama daha saat erken, biraz daha oynasınlar, diye düşünüp çocuklara seslenmedi. Marulları yıkamaya devam etti.

 

     Zeytinyağı, kekik ve memleketten gelen biber salçası ile bir kaç hafta önce bulamaç edip de buzlukta dondurduğu küp küp kuşbaşılardan çöp şiş, yanına da pirinç haşlayıp lapa cinsinden Japon pilavı yapacaktı akşam yemeğine. Brüksel lahanaları da yemeğin yeşilliği olacaktı. Marullara gerek yoktu o nedenle. Yaptığı şapşallığa şaşırıp, neyse, dedi, içinden, kafasının karışık olduğunu kendisine söylermişçesine kaşlarını yukarı kaldırıp boynunu sağa bükerek. Elim değmişken hazırlayayım; yenmezse, kurular, poşete koyup buzdolabına kaldırırım, diye düşündü.

 

     Marulları yıkamaya devam ederken, yırtılan kapağını üçgen yapamadığından dik bir şekilde yerleştiremediği, bu nedenle de ıslak mutfak mermerinin üzerine sırtüstü koyduğu tabletinden ne zamandan beridir geldiğini bilmediği sinir bozucu erkek sesini fark etti birden. Kendi duyacağı kısık bir ses ve yüzünde bir tiksinme ifadesiyle “Sıçayım balkonuna!” deyip, ıslak olan sağ elinin serçe parmağı ile memleket kanallarının yayınını yapan uygulamanın kapatma tuşuna bastı. “Yetti be! Hep aynı sonuç, hep aynı terane! Ne yazgıymış bizdeki de be!”

 

     Sonra aynı serçe parmağı ile müzik uygulamasını açtı. Ekranının sol tarafındaki seçenekleri hızla kaydırıp İnti İllimani’yi buldu. “Venceremos” çalar ümidiyle dokundu seçeneğin üstüne, başka bir parça çalmaya başladı. “Bende şans olsa zaten...” dedi kendi kendine.

 

     Yıkamayı bitirince marulları, elleri ile sıkıp sularını süzdü, lavabonun kenarındaki tepsinin üzerine koydu. Tezgahın altındaki mutfak dolabından pilav makinasını çıkarıp onu da tepsinin yanına tezgahın üzerine yerleştirdi, fişini prize taktı. İçindeki teflon tencereyi çıkardı ve önceden getirdiği pirinç torbasından iki bardak pirinci tencerenin içine döktü.

 

     Miktarını ölçmek için torbadan bardağa pirinçleri akıtırken taşırıp da yere düşürdüğü bir kaç pirinç tanesini almak için aşağı doğru aniden eğilince, dün çocukların okulundan velilerle halı sahada futbol oynarken incittiği sağ bacağının arka kası cız etti, canı acıdı. “Bu yaşta yirmi yaşındaymış gibi koşturmaya kalkarsan, müstahaktır bu sana.” diye kendine kızdı; yavaşça eğilip pirinçleri eliyle topladı, çöpe attı.

 

     Pilav makinasının tenceresine koyduğu pirinçleri lavabonun altında iki kere yıkayıp nişastasını süzdü, üzerine üç bardak su koyup tencereyi tekrar makinanın içine yerleştirdi. Kapağını kapatıp hızlı pişir tuşuna bastı. Sonra da çözülsünler diye öğlenden çıkardığı kuşbaşıları bambu çöplere takmaya başladı. Bambudan çöpler yarı donuk haldeki etlere zor battı. Bir kaç tanesi de kırıldı.

 

     Etleri çöplere takma işini tam bitirmişti ki, çağırmaya gerek kalmadan çocuklar içeri girdi. Kapı açılınca “Ding, ding, ding!” diye ses çıkaran evin alarmından fark etti bunu. Hava serin olmasına rağmen, çocuklar top oynamaktan sırılsıklam terlemişlerdi. Cılkları çıkmıştı. Onlara banyoya girmelerini söyledi. Çocuklar birer bardak su içip banyoya gittiler.

 

     Hazırladığı çöp şişleri pişireceği tezgah üstü elektrikli ızgaranın düğmesine bastı. Izgaranın biraz ısınmasını bekledikten sonra üzerine çöp şişleri koydu, ızgaranın üst kısmını da kapattı. Etler cız etti. Bu sırada tablette “Venceremos” çalmaya başladı. Yüzüne hafif bir tebessüm geldi. Sıkıntısı azalır gibi oldu. Şarkının sözlerini mırıldanmaya başladı.

 

     Çocuklar yıkanıp, pijamalarını giyip de tam olarak kurulamadıkları saçları ile mutfağa geldiklerinde, etler de pişmişti, lapa Japon pilavı da. Biraz erken ocağa koyduğu için parlak yeşil renkteki Brüksel lahanaları fazla pişmiş, iyice yumuşamışlardı. Marullara gerek olmadığına karar verip onları buzdolabına kaldırmıştı bile.

 

     Mutfağın ortasındaki ada tipi tezgahın üzerinde sadece iki tabak gören çocuklar, onun yemek yiyip yemiyeceğini sordular. İçerden iskemle çekip onlarla birlikte yemek yiyeceğini söyleyince çocukların yüzü güldü. Çocukların tabaklarına pilav ve iki çöp şiş koyup, üzerine zeytinyağı gezdirdiği yumuşamış Brüksel lahanalarından da altışar tane ekledi. Çocuklar pilav için yoğurt da istediler. Buzdolabından yoğurdu çıkarıp verdi. Tabaklarına bolca yoğurt koydu çocuklar. Bu sefer ses etmedi o kadar çok yoğurt koymalarına. Çocuklardan biri pilavının üzerine bolca “furikake” de döktü. Ona da ses etmedi.

 

     Çocukların ikisi birden tabaklarındaki yemeklerine yumuldular. Onların iştahını fark etmedi bile. Dalgın halde kendi tabağına biraz pilav koyup bir tane de çöp şiş aldı. Etlerin üstüne bolca kırmızı pul biber döktü. Aklı başka yerde, yemeğini yemeğe başladı. Çocukların kendi aralarındaki şakalaşmaları bile dikkatini çekmedi.

 

     Küçük olanı “Baba!” diye seslendi. Kafasını kaldırıp “Efendim?” dedi. Kimin kazandığını sordu çocuk. Onlar, dedi, çocuğa. Çocuk bu sefer niye hep onların kazandığını sordu. Çoğunluk onları seçiyor da ondan, dedi. Çocuk, “çoğunluğun” ne demek olduğunu anlamadı. Onun anlamadığını fark edince, bir çok insan onları seçiyor da ondan, dedi. Sonra çocuk, ne var ki onlarda da herkes onları seçiyor, diye sordu. Bilmiyorum, dedi, canı sıkkın, gerçekten bilmiyorum.

 

     Çocuk daha başka soru sormadı. “Yemeğim bitti, kalkabilir miyim?” diye izin istedi sadece. Başı ile evet dedi, çocuğa. Tabağını, çatalını ve bıçağını lavabonun içine koyup, daha önceden yemeğini bitirip de televizyonun karşısına geçmiş olan abisinin yanına koştu çocuk. O, mutfakta tek başına yemeğine devam etti. Kalkıp bir çöp şiş daha aldı. Onun da üzerine bolca kırmızı pul biber döktü.

 

     Yemeğini yiyince, kalan pilavı, Brüksel lahanalarını ve etleri kaplara koydu; buzdolabına koymadan önce içlerindeki yemeklerin soğuması için de kapları tezgahın üzerine. Sonra da tabakları, çatalları ve bıçakları soğuk sudan geçirip bulaşık makinasına yerleştirdi. Makinaya girmeyen bulaşıkları da elde yıkamak için musluğun sıcak su tarafını açtı. Sıcak su aksın diye biraz bekledi. O sırada boşa akan suya acıdı; sanki bulaşıktan sonra ellerini yıkaması gerekmeyecekmiş gibi o an boşa akan su ile ellerini yıkadı.

 

     Bulaşık faslı da bitince, salonda bir koltukta ufak bir örtünün altında birbirlerine sarılmış yatar halde televizyon seyreden çocukların yanına gitti. Televizyonu karşıdan gören diğer koltuğa oturdu, onlarla birlikte televizyon seyretmeye başladı. İspanyolca konuşan karakterlerin olduğu çizgi filmi anlamadı. Bir süre anlamsız bir şekilde öylece oturdu. Sonradan aklına tabletini kapatmadığı geldi. Mutfağa gidip tableti eline aldı. Müzik programı durmuştu. Ekranda tabletin pilinin bitmekte olduğu uyarısı vardı. O uyarıyı kapatıp arkadaşlarının mesajlarını okuyabileceği uygulamayı açtı. Bir, iki tanesini okudu, canı sıkıldı. Kapatıp tableti çocuklara seslendi mutfaktan, yatma vakti geldi diye.

 

     Çocuklar çişlerini yapıp, dişlerini fırçalayıp yataklarına yattılar. Onlara kitap okumak için odalarına gitti. O akşamın hikayesi, bir önceki gece okumaya başladıkları Odisseya’dan “Tepegöz’ün Mağarasında” adlı hikaye idi.

 

     “Yürekleri kan ağlayarak engin denizlerde yol aldılar. Köpüklü dalgaları arkada bıraktılar. Sonunda ne görsünler! Yasatanımaz, yabanıl Tepegözlerin topraklarına gelmemişler mi?” diye okumaya başladı hikayeyi. Okurken de, kendini rahatlatmak istermişçesine aklından geçirdi, bundan binlerce yıl öncesinde bile yasatanımazlar, yabanıllar yaşarmış bizim memleketin oralarda diye.

 

     Düşüncelerini küçüğün “Baba! Baba!” diye seslenmesi böldü. Okumayı durdurup küçüğe baktı. Tepegöz ne, diye sordu küçük. Alnının ortasında, yani tepesinde bir tane göz olan canavar, dedi çocuğa. Çocuk şöyle bir zihnini zorladı, sonra da ne olduğunu anladığını belirtir bir biçimde gözlerini kocaman açarak “Sayklops mu?” diye sordu. Evet, dedi çocuğa. Çocuk, Türkçe’de niye Sayklops değil de, Tepegöz dendiğini sordu. Türkçe’nin güzelliği bu, dedi, çocuğa. Tepesinde bir tane gözü olan canavarı bundan daha güzel nasıl anlatabilirsin ki?

 

     O sırada diğer yatakta yatmakta olan abisi karıştı konuşmaya. “Truva bizim memleketin yakınında, değil mi?” diye sordu, abi olan çocuk. Evet, dedi, çocuğa. "Memleket lafını nereden biliyor? Benden duymuş olsa gerek." diye de düşündü. “Büyükbaba, Truva’nın yakınında doğmuştu, değil mi, baba?” diye teyit edercesine sordu çocuk. Bir kez daha, evet, dedi çocuğa. O zaman kendilerinin de Truvalı olabileceğini söyledi çocuk. Güldü çocuğa. Bilmem, belki de öyledir, dedi. Bunu söylerken keşke öyle olsa diye içinden geçirdi.

 

     Kitabın sayfalarına başını tekrar çevirdiğinde, kenarında oturmakta olduğu yatakta yatan küçüğün uykuya daldığını fark etti. Abi olan çocuk da esnemeye başlamıştı zaten. “Hadi,” dedi, “sen de uyu artık. Bak kardeşin uyumuş bile.” İlk önce uyuyan küçüğü öptü, sonra da diğer yataktaki abisini. İyi geceler, deyip, abajuru kapattı, odadan çıktı.

 

     Mutfağa gidip ne yapacağını bilmez bir halde buzdolabını açtı. Gözüne ilişen iri taneli üzümden iki tane koparıp yıkamadan ağzına attı. Buzdolabının kapağını kapattı. Kahve içmek geldi aklına. Hazır kahve yapmak için kırmızı renkli çaydanlığa su koydu musluktan. Tam ocağın altını yakacaktı ki, “Dur,” dedi, “bu akşam Türk kahvesi yapayım.”

 

     Dolaptan Türk kahvesinin olduğu poşeti indirdi, bir de poşetin yanında duran cezveyi. Önce su mu konur, yoksa kahve mi, bilemedi. O zaman, dedi, ilk önce azcık şeker koyayım. Böyle saçmaladığı için kendi kendine eğlendi. Sonra iki çay kaşığı kahve koydu şekerin üstüne. Kahve ile şekeri karıştırdı. Beyaz ile kahverenginin karışımına baktı, daha da eğlendi. Sonra da soğuk su koydu cezveye. Küçük ocağı yakıp cezveyi üzerine yerleştirdi. Kısık ateşte pişmeye başlayan az şekerli kahveyi çay kaşığı ile yavaş yavaş karıştırdı.

 

     Bir süre sonra cezvenin sapı ısında. Ocağın hemen altındaki çekmeceden sıcak tepsi veya piza taşı tutmaya yarayan kalın mutfak eldivenini aldı, eline geçirdi. Cezvenin sapını bu eldivenle tuttu. Kahve nihayetinde kaynayıp köpüklenince, fincan almayı unuttuğunu fark etti. Fincanlar neredeydi acaba?

 

     Kahve taşmasın diye cezveyi havaya kaldırırken gözüne ocağın yanında duran kahve kupası ilişti. Öğleden sonra bahçenin çimleri üzerine düşmüş yaprakları tırmıkladığı sırada çıkagelen, uzun yıllardır tanıdığı arkadaşı ile mutfakta sohbet ederken içtiği kahvenin kupası. Arkadaşına ayıp ettiğini düşündü, hayıflandı birden. Sadece kuru kuru bir bardak çay ikram ettiği için değil, yarın ameliyat olacak karısının üzüntüsünü paylaşacağı yerde, uzaklardaki memleketinin dertleri ile arkadaşının kafasını şişirdi diye. Neyse, dedi içinden, yarın telefon eder, karısının ameliyatı nasıl geçmiş diye sorarım. Olmadı uğrar gönlünü alırım.

 

     İçi kahve lekeli kupaya boca ediverdi Türk kahvesini. Şöyle bir köpürdü kahve, sonra da köpüğü kayboldu. Dumanı tüten kahveyi ağzına götürdü. Az şekerli tadı hoşuna gitti. Oturdu mutfaktaki koltuğa; incittiği kası acır diye bacak bacak üstüne atmadı. Büyük, büyük yudumlarla içti kahveyi. Sonunda kupanın dibinde biraz kahve kalınca şöyle bir çalkalayıp telvesini de içmeğe çalıştı. Telvenin çoğu kupanın içinde kaldı. Çocukluğundaki gibi parmağını daldırıp kupanın içine, telveyi sıyırdı ve parmağını bir güzel yaladı. Dişlerinin arasına kaçtı telve. Kıtır kıtır ederken ağzında küçücük kahve taneleri, biraz daha oturdu mutfağın loş ışığında. Buzdolabının sesi kesildi. Sonsuz sesssizliği dinledi oturduğu yerde.

 

     Bir gece önce saatler bir saat geriye alındığı için daha erken olsa bile, dünkü saate göre onun da yatma vakti gelmişti. Kalktı yerinden, ışıkları kapata kapata odasına gitti. Sonra aklına tezgah üzerinde bıraktığı içi yemek dolu kaplar geldi. Mutfağa geri döndü, kapları buzdolabına koydu. Odasına tekrar gitti. Çocuklar uyanmasın diye, usulca gidip geldi.

 

     Dişlerini fırçlamaya üşendi, ama hem yediği etin parçaları, hem de kahvenin ince taneleri dişlerinin arasına sıkışmış, rahatsız ediyordu. Yatak odasının banyosuna gidip uzunca bir diş ipi kopardı. İpi iki elinin işaret parmaklarına dolayıp dişlerinin arasına sokmaya başladı. Aynada yüzünün aldığı o acayip hali seyrede seyrede dişlerini temizledi.

 

     Sonra tuvalete oturdu. Elinde de diş fırçası. Hem çişini yaptı, hem de dişlerini fırçaladı. Karşısındaki duşun cam kapısında su lekelerinin oluşturduğu tanıdık bir şekil bulmaya çalıştı; bulamadı. Üzerine oturduğu klozet, bacağının incinmiş kasını acıttı. Kolay, kolay geçmez bu, diye düşündü. Salak, dedi kendine, gol atacağım diye kopardın lifini herhalde.

 

     Tuvaletten kalktı, şort tipi kumaş donunu ve kotunu çekti. Kotunun düğmesini iliklemedi. Sifonun koluna bastı. Tankın içindeki su tam boşalana kadar da kolu basılı tuttu. Ellerini yıkadı. Temiz elleri ile ağzına su alıp, diş macunundan köpüren ağzını güzelce çalkaladı. Hem ellerini, hem de ağzını tertemiz beyaz el havlusu ile kuruladı. Dudaklarını genişçe açıp, aynada bakarak dişlerini kontrol etti. Dişlerini güzelce temizlediğini görüp kendisine aferin dedi. Banyonun ışığını kapattı, yatağına gitti ve kenarına oturdu. Kotunu çıkarıp pamuklu pijamasının altını giyerken, sarı sokak lambasının ışığında parlayan yaprak kümesini gördü camdan. Amma tırmıklamışım ha, diye düşündü.

 

     Sabahtan beri üzerinde olan tişörtünü çıkarıp, yerde duran kotunun üzerine öylece attı. Beyaz fanilasını giydi. Etajerin üzerindeki lambayı kapattı. Yorganı açtı, yavaşça yatağına girdi. Yatağın içi ayaklarına soğuk geldi. Isınmak için sol yanına dönüp dizlerini karnına doğru kıvırdı; bacağının incinmiş kası yine cız etti. Yorganı çenesine kadar çekti; altında iyice büzüldü. Burnundan derin bir nefes aldı, iç çeker gibi. Nefesini biraz tuttu, sonra gerisin geri bıraktı. Memleketini düşündü. Memleketteki ailesini, akrabalarını, arkadaşlarını düşündü, sonra da uzak bir ülkedeki karısını. Ne yapıyordu şimdi acaba? Gözlerinin kapakları ağırlaştı, nefes alışı yavaşladı. Uykuya daldı. Hiç rüya görmedi.

 

Chevy Chase, 1 Kasım 2015

 

Hikayaler sayfasına geri dön.

Print | Sitemap
© İhsan Kaler Hürcan