Bilmiyordu, her gün gelip de beklediği bu saçak altının ona ne ifade ettiğini. Geçmişten gelen dayanılmaz acılarını çekmek zorunda olduğu bir zindan mı, yoksa kavuşmak istediği mutluluğa giden bir durak mı? Yoksa, yoksa çevre evlerdeki insanların yıllar sonra dahi kendisinden bahsederken, ifadesiz bir suratla “İşte Sakura burada öldü.” deyip parmakları ile işaret edecekleri yer mi? Var mıydı bunun bir önemi? Yoktu, hem de hiç yoktu. Her akşamüstü onun geldiğini görüp de, hafif aralık tahta panjurlarının arkasından kendisini seyreden insanların ne dedikleri, ne diyecekleri umrunda değildi. O felaketi yaşamayan bilemezdi onun neler hissettiğini.
O felaket gününden beri üzerinden çıkarmamıştı siyah, matem kimonosunu. Yaşayan bir ölü olduğunu bilsinler diye de kimonosunun sol yakasını, sağ yakasının altına sokup belindeki obi’yi sıkıca bağlamıştı. Ama umudunu kaybetmemişti. Her gün bembeyaz parmakarası çoraplarını giyip terlikleri ile geliyordu saçak altına, Sakura.
O beyaz çoraplar onun hayata tutunmasını sağlıyordu. Yaşayan bir ölü olabilirdi ama, ne kendisi, ne de adı kirliydi. Çorapları gibi bembeyaz, tertemizdiler, babası, ölüleri son yolculuğuna uğurlayan olduğu için hayatı boyunca “kirli” diye hep aşağılanmış olsa da. Onlara “dokunulmazlar” derlerdi. Ölen insan tanrıların katına çıkıyor, kendisi de bir tanrı oluyorduysa bile, bu dünyada kalan bedeni kirliydi. O kirli bedeni elleyen de.
İşte bu yüzden, toprak sahibi Yamaşita ailesinin tek oğlu, Takoyaşi, nerede, ne zaman görüp de aşık olduğu bilinmez, Akita güzeli Sakura ile evlenmek istediğini söyleyince ailesi kabul etmemişti. Aileye kirli biri giremezdi.
“Zaman değişiyor!” diye başlamıştı konuşmaya Takoyaşi, sürme kapısı açık, yeri hasır kaplı odada dizlerinin üzerine oturmuş, iki elinin parmakları biribirine bakar halde elleri bacaklarının üzerinde, omuzları dik ve gözleri ise hemen önünde bir nokta varmış da oraya sabitlenmiş gibi başı hafifçe öne eğik. “Eski dönem sona erdi, bunu kabul edin artık. Hiç kimse kirli değil. Sakura da değil.” diye devam etti. Sonra başını kaldırdı ve babası ile annesinin gözlerinin içine bakarak, “Sakura ile evlenebilir miyim diye sormuyorum size. Sizden tek isteğim bu evliliği kutsamanızdır sadece.” dedi.
Ailesi değil ama tanrılar kutsadı Takoyashi ile Sakura’nın evliliğini. Bir çocuk verdiler onlara, hem de erkek bir çocuk. Adını İçiro koydular, anlamı “ilk oğul” olan. İkinci, belki de üçüncü oğullarını da kutsayacaktı tanrılar, eğer Takoyaşi, Mançurya’ya, savaşmaya gitmeseydi. Uğurlarken kocasını, gözlerinden yanaklarına yaşlar süzülüyordu Sakura’nın. Sessizce ağlıyordu. Sarıldı ona Takoyashi. “Ağlama güzel Sakura çan, ağlama. Kiraz çiçekleri kadar narin Sakura. Döneceğim sana.” diye kulağına fısıldadı. Sakura hafifçe başını salladı.
Bir yıl sonra haberi geldi Takoyashi’nin savaşta öldüğünün. Bu sefer ağlayamadı Sakura. Kışın bittiğinin habercisi yeni açan kiraz çiçekleri nasıl bir kaç gün içerisinde yitip gideceklerdiyse, kendi hayatının da çok kısa bir süre içerisinde yitip gidebileceğini biliyordu. Bu sefer ne yazık ki, baharın müjdecisi değildi kiraz çiçekleri.
Çok gün geçmedi, beklediği gibi tek katlı evinin kapısına geldiler. Hazırlanmış, en güzel kimonosunu giymişti. Oğlu İçiro’ya da, babası Takoyaşi’nin daha küçük bir çocukken, kasabanın Şinto tapınağında yapılan törende giydiği hakama’yı giydirmişti. Kapıya gitti. Karşısında Takoyaşi’nin babası ile annesi vardı. Yanlarında da iki kadın hizmetkarları. Sakura, en öndeki Yamaşita san’ın ayaklarına kapandı. “Lütfen!” dedi, “Lütfen, oğlumu benden ayırmayın.” Yamaşita san kafasını eğip Sakura’ya bakmadı bile. Bir heykel gibi öylece duruverdi.
Karısının, Yamaşita san’ın yanından geçerek içeri doğru hareketlendiğini fark eden Sakura bu sefer onun ayaklarına kapandı, hıçkıra hıçkıra ağlayarak yalvardı, oğlunu almasınlar diye. Sesi kısık çıktı. Kadın hizmetkarlar küçük adımlar atarak Sakura’nın yanına geldiler. Onu kollarından tutup kapıdan içeriye doğru uzaklaştırdılar. Çırpınmayı bile beceremedi Sakura. Yağmur sonrası akan suya düşen kiraz çiçeği yaprağı nasıl bırakırsa kendini suyun akışına, o da bırakmıştı kendisini.
Yamaşita san ifadesiz bir suratla kapının önünde kıpırdamadan hâlâ dikiliyordu. Karısı hızla eve girdi ve küçük İçiro’yu kucakladığı gibi dışarı çıktı. İçeri girerken terliklerini bile çıkarma kibarlığını göstermemişti. İki hizmetliye işaret etti; onlar da Sakura’yı bırakıp dışarı çıktılar. İçeride, kağıttan bölmenin dibinde yığılmış bir halde ağlayan Sakura’nın duyabileceği bir şekilde bağırdı Yamaşita san’ın karısı: “Oğlumuzun oğlu, bundan sonra bizim oğlumuzdur!” Arkalarına bile bakmadan gittiler.
İnce dudaklı, sivri çeneli, burnu hafif kalkık, elmacık kemikleri ise hafif çıkık, kara saçları gibi kara olan gözleri her zaman ışıl ışıl parıldayan ince boyunlu güzel Sakura, işte o andan sonra, bir daha hiç çıkarmamak üzere matem kimonosunu giydi. Ayaklarına da beyaz çorapları. Bu kıyafetiyle her akşamüstü beklemeye başladı, aynı saatte, aynı saçak altında; gözleri, yolun karşısında biraz aşağıdaki, önünde kırmızıdan kocaman bir kağıt fener asılı meyhanenin kapısında.
Çok gireni, çıkanı olmazdı, evlerin arasına sıkışmış bu ufak meyhanenin. Yemeyi ve içmeyi bitiren müdavimleri, yalpalayarak çıkarlardı kapıdan, Niigata pirincinden yapılmış sakenin dozunu kaçırdıkları için. Yamaşita san ise nerede keseceğini bilirdi. Kapıdan dışarı adım attığı zaman, her zamanki gibi dimdik duruyor olurdu. Yalpalamadan evinin yolunu tutardı.
Birkaç müşteri çıktıktan sonra, meyhanenin kapısı tekrar açıldığında, kapıda Yamaşita san göründü. Meyhanenin sürme kapısını kapatırken, içeriden kendisine yüksek sesle teşekkür eden meyhane sahibine de elini kaldırarak sessizce selam verdi. Gayet düzgün olmasına rağmen, elbisesini düzeltir gibi yaptı. Hazırlandı.
Sakura, küçük ama hızlı adımlar ile gelip Yamaşita san’ın önünü kesti. Diz çöktü, elbisesinin eteklerini tuttu. Ağlıyordu. Gözyaşlarına, üzgün sesi karışıyordu. “Lütfen.” diyordu, arka arkaya. “Bana oğlumu bağışlayın.” Başka da bir şey demiyordu. Diyemiyordu.
O akşam ilk defa başını eğdi Yamaşita san. Sokağa yeni takılan elektrik lambasının sönük ışığında saçları parıldıyan Sakura’ya baktı. Elini kaldırdı ve yavaşça Sakura’nın başına doğru götürdü. İfadesiz yüzü yumuşamıştı. “Bilmez misin, Sakura?” dedi içinden, “Adımıza karşı borcumuz var bizim. Onu kirletemeyiz.” Tam Sakura’nın başına eli değecekti ki, durdu. Yavaşça yumruğunu sıktı. Diğer eliyle elbisesinin eteklerini Sakura’nın ellerinden yumuşak bir hareket ile çekti. Zaten çok sıkı tutmuyordu Sakura. Yamaşita san bir adım geri attı. İfadesiz suratını takındı. Omuzları ve başı dik, Sakura’nın yanından geçip evinin yolunu tuttu.
Dizlerinin üzerinde öylece kalakaldı, Sakura, başı öne eğik, elleri hafif açık. Yağmaya başlayan yağmuru hissetti. “Yarın yine geleceğim.” dedi, “Yine.”
...
Ve yolun başında iki kadın göründü. Biri konuşuyor, öbürü de onu dikkatle dinliyordu. Saçak altının karşısına geldiklerinde durdular. Konuşan kadın işaret parmağı ile saçak altını gösterip “İşte,” dedi, “kiraz çiçeği burada yere düştü.” Suratı ifadesizdi. Öbür kadın gözleri kocaman açılmış halde baktı; bir eliyle de açık ağzını kapattı. “Öyle mi?” dedi. “Peki daha sonra ne oldu?” Konuşan kadın yürümeye başladı. Bir şeyler söyledi ama ikisinden başka kimse duymadı. Sokağın sonunda gözden yiterlerken akşam olmuştu bile. Sokağın sönük lambası yandı; bir de meyhanenin önündeki kağıttan kırmızı fener.
Chevy Chase, Şubat 2015