İtalya’nın en güzel şehri olup da, turistler hemen hemen hiç uğramadığı için şehrin günlük yaşamının içinde bir yabancının fark edilmeden kaynayıp gidebileceği Bologna’da öğrenciydim. Yıl 1994. Bol bol okuma ile geçen güz döneminin sonunda, Noel ve yılbaşı tatilini fırsat bilerek, uçak yerine, karadan ve denizden seyahat edip, bizimkileri görmek için Ankara’ya gitmeğe karar vermiştim. Yunanistan’dan geçeceğim için de, hani şu resmini veya ikonasını bulursam, bizim evin alt katına inen merdivenlerin tam karşısındaki duvara asmak istediğim Anadolulu bir aziz olan Haralambos var ya, işte ondan adını alan, ama kısaltması Babis’i kullanan İngiltere’den sınıf arkadaşımı ve ailesini de Atina’da ziyaret etmiş olacaktım.
Her ne kadar Yunanistan’ın da ait olduğu Schengen bölgesinin bir diğer ülkesi olan İtalya’da öğrencilik yapıyorduysam da, Türk vatandaşlarının Yunanistan’a girebilmesi için illaki Yunan vizesi alması gerektiğini, telefonla kendilerini aradığımda konsolosluk yetkilileri bana söylediği için, seyahatimden yaklaşık iki hafta önce, Bologna’ya tren ile iki saat mesafede bulunan Venedik’teki Yunan Konsolosluğu’na gidip vizemi de almıştım. Dönüşte, Venedik’in balık pazarına uğrayıp, ayıptır söylemesi, barbun almış ve, biri Tayvan asıllı olmak üzere, iki Amerikalı ve bir Hollandalı'dan oluşan ev arkadaşlarıma o günün akşamında barbun kızartmıştım. Rakı olmadığı için, pek yakışmamasına rağmen, yanında beyaz şarap içmiştik. Rakı kültürü olmayan arkadaşlarım, barbun yanında şarap içmeyi yadırgamamışlardı. Cuma akşamı idi. Ertesi günü okul yoktu.
Bologna’nın “Via del Lavoro” adlı sokağının üzerindeki çok katlı binanın sekizinci ve son katındaki yüksek tavanlı dairemiz balık kızartması kokmasın diye, bir tanesi pır pır eden floresan lambalı mutfağın yerden tavana kadar olan ve iki tarafa açılan balkon kapılarını da havalandırmak için açmış, sonrasında da kapatmayıp, şarabın verdiği sıcaklıktan olsa gerek, Aralık ayının soğuğunu pek de hissetmeden, o Cuma akşamını barbun yiyerek, ucuz İtalyan şarabı içerek ve de çok eğlenerek geçirmiştik. Hollandalı ev arkadaşım, doğada çözünüyor iddiasıyla, içtiği sigaraların izmaritlerini, bizim ısrarla karşı çıkmamıza rağmen, mutfağın açık olan balkon kapısından aşağıya attığında, izmaritler sokak yerine alt katlardaki dairelerin balkonlarına düşmemiş olsalar idi, ertesi gün kapımızı çalan komşuların yarım yamalak İtalyanca anlayan bizlere, ellerini kollarını sallayarak bağırmaları da gerekmeyecek, o güzel Cumartesi sabahımızın tek derdi, bir önceki akşamdan kalmış olmakla sınırlı kalacaktı.
Tatil için Ankara dönüşüne başladığım gün, sabah erkenden hızlı tren ile Bologna’dan, İtalyan çizmesinin topuk kısmında yer alan Brindisi’ye gitmiş, akşamına da Brindisi’den kalkan feribota binip, pulman koltuklarında kakılmış bir biçimde uyuklayıp uyanarak, sonra tekrar uyuklayarak Yunanistan’ın Patras şehrine geçmiştim.
Deniz kabarık olduğu için, varmamız gereken saatten çok geç bir saatte varmıştık Patras'a. Akşam olmuştu. Atina’ya kalkan en son treni çoktan kaçırmıştım. Bir de, pasaportumu birilerinin kontrol etmesi gerektiği düşüncesiyle pasaport kontrolü diye bir yer aramakla vakit kaybedince, gemiden inen diğer yolcular, benden önce otobüslere hücum etmiş, Atina’ya giden otobüslerde bana yer kalmamıştı. Meğerse pasaport kontrolü yokmuş. Benim şaşkın bir şekilde elimde pasaport ile sağa sola bakındığımı gören bir liman görevlisi “Europa! Europa! No pasaport.” diyerek pasaport kontrolüne gerek olmadığını söylemişti bana. Mecburen o geceyi Patras’ta bir otelde geçirdim.
Otele yerleştikten sonra, yakındaki salaş bir lokantaya gidip menüden anlayabildiğim pirzola, pilav ve cacığı ısmarlayıp, yirmi üç yaşında iken ilk defa gelmiş olduğum Yunanistan’da, sanki benim gelişimi bekliyorlarmış da, yemeklerdeki bu benzer isimleri söyleyince beni birden kucaklayıp bağırlarına basacaklarını zannederekten, restoran sahibine sempatik görünmeye çalışmıştım. Adam, ben uzaydan gelmişim gibi yüzüme acayip bir şekilde bakıp siparişlerimi almış ve çok da vakit geçmeden, pilavı aynı bizim şehirlerarası dinlenme tesislerinde yuvarlak metal kabın içine sıkıştırılmış ve ters çevrilerek tabağın içine bırakılmış pilav gibi yuvarlak, yanında da nar gibi kızarmış dört kalem kuzu pirzolayı hafif açılmış bir yelpaze gibi dizmiş halde önüme koymuştu. Bizimkisi kadar sulu olmayan, -hatta krema gibi bir yoğurdun içine salatalık dilimlenerek yapıldığı söylense, pek de yanlış tarif edilmemiş olur- cacığı da ayrı bir kase içinde getirmişti. Masada bulunmayan, ama cacık için gereken kaşığı da onunla beraber. Sonra da bana ne içmek istediğimi sormuştu. Daha doğrusu bir şey sormuştu da, ben anlamamıştım. Onun suratına aptal aptal baktığımı görünce, “Kola? Fanta?” diye içecek isimlerini sıralamış, bunu yaparken de ellerini kollarını sallamıştı. Acaba, diye içimden geçirmiştim o an, bu adam sakın İtalyan olmasın? O nedenle benim sempatik tavırlarımı anlamamış olabilir mi? Neyse, bu konu ile çok da kafa yormaya gerek olmadığına karar vererek, cacık kasesi önümde duruyor olmasına rağmen, adamdan bir de kola istemiştim. Nedendir bilmiyorum, o yıllarda her yerde teneke kutularda gelirken meşrubatlar, o restoran sahibi bana 80’li yıllardan kalma bir cam şişede, neredeyse buz tutmuş bir kola getirmişti. Soğuk kolayı içmek hoşuma gitmişti.
Ertesi sabah erkenden tren istasyonuna gidip, -bu tren seyahatlerimden anlaşılıyor ki, tren istasyonlarına hangi ülkede olurlarsa, olsunlar hep sabah erkenden gitmişim- Atina için bilet aldım ve trenin gelmesini beklemeye başladım. Başladım başlamasına da, Aralık ayı olmasına rağmen ılık bir Akdeniz sabahında ellerindeki çanları sallayarak ve dini içerikli olduklarını melodilerinden tahmin ettiğim şarkılar söyleyerek dolaşan çocukların Noel nedeni ile herkesten para toplamasını seyrederek platformda beklerken, tren raylarının, sanki lunaparklardaki tren rayları kadar birbirlerine yakın olduklarını fark edip durumu garipsemiştim. Bu raylar üzerinde, bırakın hızlısının gitmesini, normal bir tren bile kağnıdan daha hızlı gidemezdi. Nitekim, lunaparklardaki trenlerden biraz hallice, üç vagonlu ve camları yarısına kadar beyaz boya ile boyanmış bir tren çok beklememe gerek kalmadan raylardan bir karış yükseklikteki platforma yanaştı. Benimle birlikte bir kaç kişi daha bindi trene. Bir de, altı veya yedi yaşlarında olduğunu tahmin ettiğim oğulları ile birlikte, sanırsınız ki Anadolu’nun herhangi bir köyünden kalkıp da yakındaki büyük şehre bayram için seyahate eden köylü karı-koca.
Mazotla çalışan, yokuş yukarı tırmanırken yavaşlayan, yokuş aşağı inerken ise hızlanan trenin, camları yarısına kadar beyaz boya ile boyalı olduğu için oturduğumuz yerden dışarısını göremediğimiz, çift kişilik koltukları da belediye otobüsü koltukları düzeninde arka arkaya sıralanmış vagonunda Atina’ya doğru seyahat ederken, fakirlikleri her hallerinden anlaşılan o köylü karı-kocanın, yüzlerinden bir an dahi düşürmedikleri sevecen bakış ve gülüşlerle, vagondaki herkesin sevgilisi haline gelen kıvırcık saçlı oğulları ile ilgilenmelerini, oğlanın da o dandirik trene binmekten ne kadar mutlu olduğunu gösteren hareketlerini izlemekle geçirmiştim vaktimi. İlk kısa hikayemi o trende yazmıştım, yanımda bulundurduğum küçük bir ajandaya. Sanırım o ajanda, Ankara’da bıraktığımız kutulardan birinin içinde. Memlekete bir gittiğimde arayıp bulsam iyi olur.
Patras ile Atina arası iki yüz kilometreden biraz daha fazla. Uzaklık bu kadar olunca, tren ile gitmek de çok uzun sürmez diye düşünmüştüm. Şu an tam olarak hatırlamamakla birlikte, süre olarak çok baydırıcı bir yolculuktan sonra, neredeyse bütün günümü harcayarak Atina tren istasyonuna vardım. Beni Babis ile sevgili babası Kristo istasyonda bekliyorlardı. Babasının ilk tepkisi, onlara dün akşam haber vermediğim için bana kızmak oldu. Eğer onlara bir gün önceden haber verseymişim, beni yeni yapılan otoyoldan araba ile gelip almaları ve tekrar Atina’ya dönmemiz, tren yolculuğumdan çok daha kısa sürermiş. Koskoca günü, o küçük çocuğun sevimli hareketlerini izlemekle geçirmiş ve bundan büyük bir mutluluk duymuş olsam da, oturduğum yerden dışarısını göremediğim, o nedenle de Korint Kanalı’nı geçerken manzarayı kaçırmayayım diye sık aralıklarla ayağa kalkarak dışarı bakmak zorunda kaldığım tren yolculuğunda canım bayağı sıkılmıştı. Neyse, sonunda Atina’ya varmıştım. Noel’i ve ertesi günü Babis ve ailesi ile geçirip Ankara’ya doğru yoluma devam edecektim.
Babis –kendinden bu kadar bahsettiğimi bilse mutlu mu olur, acaba, mutsuz mu?- bizim iki memleketin ilişkilerinde varolan sorunlar konusunda bir Yunan şahinidir. Çok yakın arkadaş olmakla birlikte, yirmili yaşlarımızın o erken dönemlerinde tartışacağımız ve üzerinde kesinlikle anlaşamayacağımız bir konu, her konuşmamızda mutlaka çıkardı. O ziyaretimde de böyle bir konuda anlaşamamıştık. “Tencere dibin kara! Yok canım seninki benden kara.” durumu kısaca. Sanırsam, Ege adalarının karasuları ve Ege’deki kıta sahanlığı ile ilgili bir konuda tartışıyorduk.
Babis hemen gidip, "s" harfini bastıra bastıra söyleyerek kendisini "marangos" diye tanıtan müteahhit babasının, evin salona bakan camsız bir kısmında yapmış olduğu çalışma odasından, hem Yunanistan’ı, hem de Türkiye’yi gösteren, ancak şehirlerin isimlerinin yanında bir de o şehrin simgesinin bulunduğu, sanki ilkokul çocukları için basılmış hissi veren çokça renkli ve Yunanca yazılı bir haritayı getirip masanın üzerine koydu. Sonra da adaları göstere, göstere bana kendi fikrinin haklılığını anlatmaya çalıştı.
Ne var ki, ben Babis’i dinlemiyordum. Haritadaki şehir isimlerine ve isimlerin yanındaki simgelere gözüm takılmıştı. Özellikle de Ankara’ya. Adı Yunan harfleri ile “Ankira” yazılmış, hemen yanına da bir gemi çapası resmi konmuştu. Hani İstanbul’unkiler kadar çok sayıda olmasa da, Ankara’nın “Ankira” ve “Engürü” gibi bir kaç diğer adını bilmekle birlikte, çapa resminin, denizi olmayan Ankara’nın yanıbaşında ne işi vardı diye merak etmiştim. Sordum, Babis de anlattı. Bana Nuh Tufanı’nı ve sonunu anlattı. Şöyle anlattı.
Tanrı, Nuh Peygamber’e bir gemi yapmasını, her canlıdan da bir dişi ve bir erkek alıp bu gemiye binmesini söyledikten sonra, dünyayı sular altında bırakmış. Nuh Peygamber ve beraberindeki insanlar ile hayvanlar haricindeki diğer bütün canlılar ölüp gitmiş. Uzun hikayenin kısaca yazdığım bu kısmını biliyoruz. Sonrasında ise, sular yavaş yavaş çekilmeye başladığında, Nuh Peygamber gemiyi durdurmak için çapayı suya bırakmış. Çapa suların derinliklerine çok da gitmeden bir kayaya çarpmış, ama aksilik o ki, gemiyi durduracağı yerde, çapanın zinciri kopmuş ve çapa suyun dibine düşmüş, gemi de suda sürüklenmeye devam etmiş. Sular daha da çekilince, gemi kendiliğinden karaya oturmuş ve insanlığın ikinci Adem’i sayılan Nuh Peygamber sayesinde insanlar ve diğer canlılar çoğalarak dünyayı tekrar kaplamışlar.
İşte o çapa, rivayete göre, bugün Ankara Kalesi’nin üzerinde bulunduğu tepeye takılmış ve zinciri koptuğu için de oraya düşmüş. O tepeye kurulan şehre de bu yüzden çapa manasına gelen ve İngilizce’ye de “anchor” olarak giren “Ankira” demişler. Gemi de rivayet edildiği üzere Ağrı Dağı’nda karaya oturmuş.
Bizim coğrafyada yaşayan Rumların, Hristiyanlığa geçişi, haliyle milattan sonradır. Halbuki, Ankara’ya milattan önceki sekiz yüzlü yıllarda, Frigler tarafından “Ankira” dendiği bilinmektedir. Hatta, Gordion’un bir deprem sonucu büyük hasar görmesi üzerine, Kral Midas’ın halihazırda küçük bir yerleşimin bulunduğu o tepeye Gordion halkıyla birlikte göç edip, orada bir çapa bulduktan sonra şehre “Ankira” adını verdiği iddia edilmektedir. Kral Midas’ın ne Yahudi, ne de Hristiyan olduğu kabul edilirse, Nuh Tufanı hikayesinden, Babis’in anlattığı şekilde haberdar olması mümkün değildir. Ancak Tevrat öncesi Mezopotamya uygarlıklarında anlatıldığı bilinen benzer bir tufan felaketi hikayesini duymuş ve biliyor olabilir. Bu yüzden de, Kral Midas tepenin yüksekliğine bakıp, çapa ile böyle bir ilişki kurmuştur belki de.
Bazı başka iddialara göre de “Ankira” adını, bizim bölgeye çok uzaklardan gelen Galatlar vermiştir. Onların neden çapa anlamına gelen “Ankira” adını seçtikleri ise biraz daha karmaşık bir hikaye. Hikayenin içinde Mısırlılar falan var. Ayrıntıya girmeyeyim. Öte yandan, “Engürü” adının Ankara’nın asıl adı olduğunu iddia edenler de var. Farsça üzüm manasına gelen “engür”den geliyormuş, Ankara’da yetişen üzümlere atıfla. Bunun da ayrıntısına girmeyeyim. Eminim daha başka hikayeler de vardır. Çok araştırmadım, bilmiyorum.
Babis’in bana anlattığı, Nuh’un gemisinin çapasının bugün Ankara Kalesi’nin bulunduğu tepeye takılıp oraya düşmesinden dolayı şehre “Ankira” adının verildiği şeklindeki hikayeyi, hikayenin hem çok bilinen bir efsane ile bağ kurması sonucunda, herkes, özellikle yabancılar tarafından kolay anlaşılır olması, hem de şehrin tarihinin Cumhuriyet döneminden çok daha öncesine gittiğini çok güzel ifade etmesi nedeniyle, doğru olup olmadığı ayrıntısına çok da girmeden, o tarihten sonra sık sık anlatır oldum. Özellikle de bir Japon firmasında çalışırken bizleri ziyarete gelen Japon misafirlerimizi Kale’deki Washington Restoran’ın terasına yemeğe götürdüğümüzde bu hikayeyi anlatır, hikaye bittikten sonra da üzerinde bulunduğumuz tepeyi göstererek “İşte şu an, o çapanın düştüğü tepenin üzerinde bulunuyoruz.” der ve misafirlerimizin o çok samimi şaşırma tepkilerini her defasında büyük bir keyifle izlerdim.
Yine böyle bir yemekte “Ankira”nın hikayesini anlattıktan sonra, misafirlerimizden birinin hiçbir tepki vermediğini görünce biraz şaşırmıştım. Olur ya, belki Nuh Tufanı’nın hikayesini bilmiyordur diye üzerinde pek de durmamıştım. Yemek bitip de restorandan ayrılırken, o tepki vermeyen Japon misafirimiz sessizce bana yaklaşıp “Kaler san,” diye seslenmişti. Ben de kendisine dönüp bakınca, hiçkimsenin duyamayacağı bir sesle, restoranın adının neden Washington olduğunu sormuştu. Soruyu cidden soruyor mu diye bir an duraksadıktan sonra “George Washington, Başkan seçildikten sonra, Osmanlı İmparatorluğu’nu ziyaret ettiğinde, Ankara’da işte bu restoranda yemek yemiş. O yüzden bu restorana o tarihten beri Washington denir.” diyerek gülmüş ve yanından ayrılmıştım.
Aradan bir yıl geçtikten sonra, aynı firmadan başka bir heyet bizi ziyarete Ankara’ya gelmişti. Hava serin, terasında oturursak üşürüz diye, programa Washington Restoranı’nı koymamıştık. Restoranın adını programda göremeyen heyet başkanı da, ofisimizde yaptığımız ilk toplantının sonunda son söz olarak, bir sene önce gelen heyetin gittiği gibi George Washington’un yemek yediği restorana gidip, kendilerinin de orada yemek yemek istediklerini söylemişti. Bunu o kadar ciddi söylemişti ki, ben hiçbir şey diyememiştim. Programı değiştirip, hava serin olmasına rağmen, onları da Washington Restoran’ın terasında ağırlamıştık. Aradan yaklaşık on yıl geçti. Şu an ne düşünüyorlardır acaba?
Yapım tarihi tam olarak bilinmeyen Ankara Kalesi’nin bulunduğu tepeden aşağıya kabaca iki yoldan inebilirsiniz. Güneye doğru olan yolu seçerseniz, Çıkrıkçılar Yokuşu’ndan Ulucanlar’a, biraz daha aşağıya devam ederseniz de, İbni Sina Hastanesi’nin üzerinde bulunduğu Talatpaşa Bulvarı’na çıkarsınız.
Talatpaşa Bulvarı’ndan batıya doğru devam ederseniz, sırasıyle Numune Hastanesi, Resim ve Heykel Müzesi ve Türk Hava Kurumu’nun önünden ilerler, mimarisi Pier Luigi Nervi'ye (1891-1979) ait, adı Opera Köprüsü olan bence Ankara’nın en güzel üstgeçitini kullanarak da Atatürk Bulvarı’nın üzerinden geçersiniz. Büyük Tiyatro (Opera Binası) ile Gençlik Parkı sınırları içerisinde bulunan lunapark sağınızda, yeni ve eski Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası binaları, Selim Sırrı Tarcan Spor Salonu ve TCDD’ye ait bazı binalar da solunuzda kalacak şekilde devam ederseniz, Ankara Garı’nın önüne çıkarsınız.
Kale’nin bulunduğu tepenin öbür tarafına, yani Bentderesi’ne doğru inerseniz, Hisar Parkı Caddesi’nden devamla, Anafartalar Caddesi’nin Ulus tarafındaki ucuna çıkarsınız. Burada Ulus Hali vardır. Küçükken hiç gitmeyi sevmezdim. Gurbette yaşarken ise, öyle bir halin özlemini her zaman çekiyorum.
Anafartalar Caddesi, Çankaya Köşkü’nden başlayıp Ulus Meydanı’ndaki Atatürk Heykeli’nin önünde adı Çankırı Caddesi olarak kuzeye doğru devam eden Atatürk Bulvarı ile çakışır. Hacı Bayram Camii ile duvar duvara yükselen Augustus Tapınağı ve Ankara Valiliği’nin bahçesinde bulunan Jüstinyen Sütunu yolun sağında, içeride kalır, yoldan görünmezler.
Anafartalar Caddesi, Atatürk Bulvarı’nı geçtikten sonra , caddenin adı Cumhuriyet Caddesi olur ve hafif şekilde güneybatıya doğru uzar. Hemen solunda 12 Eylül yönetimi sırasında, kazılar sırasında çıkan tarihi eserlere ne kadar değer gösterilerek inşa edildiği bilinmeyen 100. Yıl Çarşısı vardır. Buradaki 100. yıl Atatürk’ün doğumunun 100. yılıdır. Çirkin bir bina olarak Ulus’un ortasında öylece durur çarşı.
Çarşının hemen alt kısmında tarihi Ankara Palas vardır. Onun aşağısında da, bir kaç dükkanın üzerinde yükselen Radisson Blue Oteli. Bunların karşısında ise Türkiye Cumhuriyeti’nin en tarihi binaları yer almaktadır: Birinci ve İkinci Meclis binaları. Onların aşağısında, Ankara’nın ulaşım sorunun en büyük parçası olan dolmuşların Yenimahalle ve Balgat tarafına gidenlerinin durakları.
Cumhuriyet Caddesi, İstanbul Caddesi ile kesiştiği kavşaktan sonra güneybatı yönünde devam eder. Bu sefer solunuzda Gençlik Parkı kalır. Sağınızda da Atatürk Spor Salonu, onun yanında mahalli küme maçlarının oynandığı çocukluğumun toprak, şimdinin ise çim futbol sahaları, hemen arkasında 19 Mayıs Stadyumu ve nihayetinde benim daha içine girmeyip de görmediğim Ankara Arena. Bundan sonra Cumhuriyet Caddesi, Talatpaşa Bulvarı ile kesişir ve Ankara Garı önünde sona erer. Topu topu üç kilometrelik bir mesafedir bu, Ankara Kalesi’nin bulunduğu tepe ile Ankara Garı arası.
Ankara Garı, mimarisiyle, geçmişiyle Ankara’nın en tarihi binalarından biridir. Mimarisi Şekip Akalın’a ait olan gar 1935 ve 1937 yılları arasında inşa edilmiştir. Otoyol ile İstanbul’a gidişin kolaylaşmasına kadar, İstanbul’a gitmenin en güvenli yolu buradan başlardı.
Bayramlarda, yaz tatillerinde, büyük teyzemlerle birlikte trenle giderdik İstanbul’a, dedemle anneannemin yanına. O upuzun, arada bir camdan kafayı dışarı çıkarıp da, Almanlardan kalma akla ziyan virajlı demiryolunda, lokomotifin çektiği trenin nasıl bir kavisle döndüğünü görmek için baktığımızda, trenin bacasından çıkan kurumların gözümüze kaçmasıyla bir kabusa dönüşebilen yolculuklar, annem ile teyzemin evde hazırlayıp yanımızda getirdiği yiyecekleri yerken bir piknik havasında geçerdi. Vagondakiler bir küçük mahallenin sakinleriymiş gibi seyahat ederdi İstanbul’a. Trene ilk bindiğinde birbirini tanımayan yolcular, İstanbul’da trenden inerken neredeyse kucaklaşarak ayrılırlardı birbirlerinden.
Benim çocukluğumda bir de Mavi Tren çıkmıştı da, İstanbul’a sekiz saatte gidebileceğiz diye çağ atladık sanmıştık, hiçbir zaman, geçmesini beklediğimiz yük trenleri ve sinyalizasyon hataları nedeniyle İstanbul’a sekiz saatte gidememiş olsak da. Gece yolculuklarının Mavi Treni’ni anlatmak için ayrı bir yazı ister. Sonrasının Fatih ve Başkent trenlerini de.
İstanbul’da yaşayan dedem bizleri ziyarete geldiğinde, onu karşılamaya giderdik Ankara Garı’na. Trenin ne zaman geleceğini söyleyen bir tabela falan yoktu ki, saati oradan kontrol edip sabırlı sabırlı bekleyelim. Arada bir yakalayabildiğimiz gar görevlisine sorardı annem veya babam trenin ne zaman geleceğini. Doğru düzgün bir cevap alabildiklerini hiç sanmıyorum.
Benim dedem işçiydi. Çok önemli günler haricinde takım elbise giydiğini hatırlamıyorum. Hep rahat, bana sanki işçi kıyafetiymiş gibi gelen pantalon ve gömlek ile dolaşırdı. Hep tıraşlı olurdu. Küçükken kalçasını kırdığı için topal kalmış. Soyadı emretmiş gibi gitmiş Malatya Sümerbank’ta boya işçisi olmuş. Belki de boya işçisi olduğu için o soyadı almış. Bilmiyorum. Daha sonra usta da olmuş. İstanbul’a taşındıktan sonra da tekstil fabrikalarında boya ustası olarak çalışmaya devam etmişti dedem. Soyadı Boyar’dı, İbrahim Dedemin.
Bizimle yaşayan babaannem öldüğünde, onu 1940’lı yıllardan beri Malatya’dan aile dostu olarak tanıyan dedeme haber verememiştik. Onun Ankara’ya gelmesini beklemiştik. Dedemi getiren tren Ankara Garı’na vardığında, dedemin ayağa kalkmış halde trenin camından bize bakarak, o işçi tulumu benzer kıyafetinin içinde ne güzel ve sevecen bir gülümseme ile bize el salladığını çok iyi hatırlıyorum. Hem kalçası, hem de fazla kilolarının verdiği zorlukla trenden topallayarak indikten sonra annem söylemişti dedeme, babaannemin öldüğünü. Seksen küsür yaşındaki dedemin ağladığını ilk defa o zaman gördüm, Ankara Garı’nda bir tahta banka oturmuş halde.
Üniversiteden mezun olduğum 1993 yılının yazında beyin kanaması geçirdi dedem ve İstanbul’da hastaneye kaldırıldı. O sırada annem çok sık gidip geldi İstanbul’a Ankara Garı’ndan. Annemin gelişini beklediğim böyle bir günde, tren garında vakit geçiren bir yaşlı anne ile üç oğlu gözüme ilişmişti. Anne herhalde altmış yaşının üzerinde idi. Kıyafetinden hiç de varlıklı gibi gözükmüyordu. Oğullarının hepsi de gayet uzun boylu, ancak zeka özürlüydü. Benden yaşça da büyüktü oğlanlar. Belki otuzlarındaydılar. Annemin ineceği tren geciktiğinden, bir o teyze ile oğulları, bir de ben bayağı bir süre geçirmiştik Ankara Garı’nda. Teyze, camekanlı bölmenin arkasındaki bekleme salonuna oğullarını oturtuyor, bilet gişesine gitmek için kapıdan çıkmaya görsün oğulları hemen arkasında bitiveriyorlardı. Bir, iki, üç... Baktım teyze gişeye gidip konuşamayacak; oğulları rahat bırakmıyor. Gidip yardımcı olup olamayacağımı sordum.
Bana hemen dert yanmaya başladı teyze. Meğerse akraba evliliği nedeniyle oğullarının üçü de özürlü doğmuş. Kocası da genç yaşta ölünce, oğlanların bakımı kendisine kalmış. Onlar ile bir yere gitmek her seferinde sorun oluyormuş. O gün de o yüzden treni kaçırmışlar. Biletini değiştirmek istiyormuş ama gişeye gidip konuşmasına izin vermiyormuş ki oğulları. Ben gidip işlemi yapayım, dedim. Kabul etti. Yanlış hatırlamıyorsam, teyzenin özel durumunu gördüğü için olsa gerek, gişe memuru herhangi bir ceza kesmemişti teyzenin biletlerinden. Yeni biletleri kendisine verdiğimde, ellerimi tutup, o çaresiz gözler ile bana bakarak teşekkür etmişti. Sonra da “Ben ölünce, bunlara kim bakacak? Kalacaklar tek başlarına!” diye hüzünlü bir sesle konuşmuştu. Ne yapacağımı bilememiştim. Hiçbir şey diyememiştim. Ankara Garı’nın camekanlı bekleme odasından çıkıp annemi getirecek olan trenin yanaşacağı perona gidip orada beklemeye başladım.
Eskiden Ankara Garı’nın önünde nedense hep bir park sıkıntısı olurdu da, arabayı park edecek bir yer bir şekilde bulunurdu. Park parası almaya gelen biletçiye, binbir yakarışla hemen çıkacağımızı söyleyerek, park ücretinden yırtmaya çalışırdık. Yahut o görmeden arabayı park edip içeri kaçmaya. Yanılmıyorsam bir de emanetten bavul alıp çıkacağız türü bahaneler uydururduk. Sıkıntıydı yani garın önüne park etmek ve para ödemek. Ayrıca taksiciler ya birbirleriyle, ya da başkalarıyla kavga edip dururlardı. O dönemde Esenboğa’dan yolcu getiren HAVAŞ otobüsleri de garın önüne yanaşırdı diye hatırlıyorum. Belediye otobüsleri de cabası. Bir curcuna idi orası anlayacağınız. Belki bugün de hala öyledir. Sekiz yıldan fazla oldu ayak basmayalı oraya. Daha hızlı trene bile binmedik.
Friglerden kalma kalıntıların da bulunduğu tarihi çok eski bu yerde bütün haşmeti ile yükselen Ankara Garı’nın önünde, Ankara’nın en ilginç heykellerinden biri durur: eşşeğine ters binmiş Nasrettin Hoca, daha doğrusu kanatlı Hitit aslanı, Kimera’nın üzerine ters binmiş koskoca kavuklu Nasrettin Hoca heykeli. Heykel 1979 yılında Ankara Belediyesi tarafından –o zamanlar büyükşehir belediyesi diye bir şey yoktu- heykeltıraş Metin Yurdanur’a sipariş verilmiş. Heykeltıraş çok genç yaşta yapmış, adı Miras olan, Nasrettin Hoca heykelini, kendisinin ilk heykelini.
Metin Yurdanur'un Ankara OSTİM’de bir atölyesi var. Internet sitesinin adresi metinyurdanur.com.tr Bu adrese girince, iletişim linkinin altında bir telefon numarası buldum. İnternette kısıtlı da olsa Miras Heykeli’nin hikayesi ile ilgili bilgi bulmuştum, ancak hikayeyi bir de kendisinden dinlerim ümidiyle Sykpe’tan çevirdim telefon numarasını. Karşıma Cumhuriyet insanı heykeltraşın o yumuşak sesi çıktı. Bir sanat insanı, bir bilge insan olduğu ne kadar belli.
Tanıttım kendimi. Haliyle adımı harf harf söylemem gerekti. Amerika’dan aradığımı söyledim. Çok memnun olduğunu belirtti. Ona Ankaralı olduğumu, kendi halimde yazılar yazdığımı, Ankara Garı önündeki patlamaların videolarını seyrederken, o vahşetin ve karmaşanın ortasında kendisinin yapmış olduğu Miras Heykeli’ni görünce, onunla konuşmak ve heykelin hikayesini kısaca dahi olsa kendisinden dinlemek istediğimi söyledim. Benden biraz evvel Hürriyet Gazetesi kendisini aramış ve heykel ile ilgili bir röportaj yapmış olmasına rağmen, kırmayıp beni, anlattı heykelin hikayesini bana da. Söyledikleri özetle şöyleydi:
Miras Heykeli’ni 1979 yılında yaptığında, bugünkü adıyle Gazi Üniversitesi’nde yirmi sekiz yaşında genç bir öğretim görevlisiymiş Metin Yurdanur. O dönemde sonsuz heyecanlarımız vardı, diyor, 12 Eylül’ün gelip yıktığı. Ama bir şekilde sürdürmeyi başarmış o heyecanlarını ve altmış beş yaşında hala peşinden gidiyor onların. Atölyesinde çalışmaya devam ediyor. Memleketi Sivrihisar’da bir heykel müzesi açmak üzere. Müzeden bahsederken, heyecanı sesinden anlaşılıyor Metin Hoca’nın.
Miras Heykeli, Nasrettin Hoca’nın hoşgörüsü ile, Hitit aslanı sfenksinin simgelediği, on iki bin yıl öncesinin Göbeklitepe'sinden başlayıp günümüze kadar kesintisiz devam edip gelen Anadolu uygarlığının bir senteziymiş. Nasrettin Hoca dün yaşamış, bugün de yaşayan ve gelecekte de yaşayacak olan sevgi dolu, bilge bir Anadolu insanı. İnsanların birleşme ve ayrılma noktası olan Ankara Garı’nın önünde tam otuz altı senedir yer almakta olan Hitit aslanı üzerinde ters oturan Nasrettin Hoca da geçmişten gelip geleceğe doğru yolculuk yapıyormuş.
O birleşme ve ayrılma noktasında, tam da Nasrettin Hoca heykelinin iki yanında arka arkaya iki bomba patladı Ekim ayının onuncu gününün sabahında. Hem sevdikleriyle, hem de bu hayat ile bir daha birleşememek üzere, doksan yedi can ayrıldı aramızdan. Tam doksan yedi ayrı evren. Hikayeleri farklı farklı, ama hepsi birer İNSAN olan doksan yedi nefes. Binlerce yıllık tarihinin içine emanet aldı onları Ankara. Anadolu’nun ortasındaki bu tarihi eski, ama kendisi Cumhuriyet’in yepyeni şehri, Ankara, bir basiretsizlik, bir ihtiras, bir aymazlık, bir riyakarlık nedeniyle yitip giden o doksan yedi canla beraber daha da bir olgunlaştı. O “an kara” bir an olabilir, ancak binlerce yıllık Anadolu uygarlıklarının üzerinde yükselen Ankara, bireysel hak ve özgürlüklerin hiçbir istisnası olmadan herkes tarafından kullanılabildiği, adaletin hiçbir kuşkuya yer bırakmaksızın bütün bireylere eşit olarak uygulandığı, farklı görüşlerin özgürce dile getirilebildiği, insanların din gibi, politik görüş gibi, etnik kimlik gibi suni kriterler ile sınıflandırılmayıp sadece ve sadece insan olarak kabul edildikleri, herkesin hem kendileri, hem de çocukları için geleceğe ümitle bakabildikleri olgun bir demokrasiye ulaşabilmemizdeki mücadele sürecinde, genç Cumhuriyetin en önemli simgesi olarak bütün saflığı ve vakurluğu ile dimdik ayakta duruyor.
Metin Hoca üzgün. Yetmedi, diyor, Nasrettin Hoca’nın sevgisi ile Hitit aslanı sfenkisinin gücü o canları korumaya yetmedi. Ama o canları da simgeliyor o heykel artık, onların mirasını da taşıyor kendisinde.
Teşekkür ettim kendisine bana vakit ayırdığı için. O ise, ben teşekkür ederim, dedi, ta Amerika’dan aradığım için. Yasemin’e selam söyledi. Oğlanları da öptü. Gelecek yaz Ankara’ya geldiğimizde atölyesini ve gidebilirsek Sivrihisar’daki müzeyi ziyaret etme sözü verdim. Böyle birine çalışmalarında başarılar veya kolaylıklar dilemek haddime değil. Bundan sonra yapacağı güzel eserlerini görmeyi dört gözle beklediğimi söyleyip, saygılarımı sundum. Teşekkür ederim, dedi, tekrar. Onun telefonu kapatmasını bekledikten sonra Skype’ın kırmızı kapat tuşuna dokundum.
Ankara veya Ankira, belki de Engürü. Anadolu bozkırının ortasında bir vaha. Binlerce yılın ötesinden gelen uygarlıkların mirası üzerinde yükselen, onların bilgeliğini bizlere fısıldayan şehir. Yakın tarihimizin, Cumhuriyetimizin biricik sembolü, Ankara. Bağrına bas o yiten güzel canları. Onlarla birlikte daha da yücel. Boynunu bükme, başını sakın eğme, güzel Ankara!