Kaler'in Kalemi
Kaler'in      Kalemi

“Asıl Ben Teşekkür Ederim”

 

     Olimpiyat madalyalı ünlü Çek atlet Emil Zatopek demiş ki:

 

     “Eğer bir şeyi kazanmak istiyorsanız, yüz metre koşun. Eğer bir tecrübe yaşamak istiyorsanız, maraton koşun.”

 

     Ve ben de, Japonya’da yaşarken, 2008 yılının Şubat ayında Tokyo Maratonu’na katılıp, ilk ve çok büyük olasılıkla son defa, bir maraton koşarak, Zatopek’in bu öğüdünü gerçekleştirmiş oldum. Herkes maraton koşmanın ne büyük bir başarı olduğunu söyleyip durdu bana sonrasında. Halbuki koşu günü, kırk iki kilometreden biraz fazla olan mesafeyi koşmak zor olmaktan ziyade, çok büyük bir zevk ve eğlence idi. Esas olan, koşu öncesinde yapılan antremanlar. Haftada beş gün koşulan, ilk başlarda toplam kırk kilometre olan, son haftalarda seksen kilometreye kadar çıkan mesafeler. Ama yine de, maraton koşmak, öncesi ve kendisiyle harika bir tecrübe.

 

     Altı yaşındaki bir çocuk içinse, beş kilometrelik bir koşuyu tamamlamak benzer bir tecrübe olabilir mi? Bilemiyorum. Bildiğim ise, Kiraz Çiçekleri Festivali kapsamında, bizim Refik efendinin, abisi ve benle birlikte beş kilometrelik mesafeyi koşup tamamladığı zaman yüzündeki o büyük mutluluk ifadesi. Kocaman bir gülücükle ifade edilen mutluluk.

 

     Bugün, yani 12 Nisan, Pazar günü düzenlenen koşu için aylar öncesinden kayıt yaptırmıştık. Daha doğrusu ben, aynı gün ve aynı yerde düzenlenecek olan on altı kilometrelik diğer koşunun çekilişine adımı yazdırmıştım; Yasemin ile çocuklar da beş kilometrelik koşunun çekilişine. Onlar koşuya katılmaya hak kazanmıştı; benim adım ise çekilişte çıkmamıştı. Sonuçta anne ve iki oğlu, beş kilometrelik koşuya katılacaklardı. Ben de onları bitiş çizgisinde bekleyecektim.

 

     Ama ne yazık ki, öyle olamadı. Yasemin’in, koşudan beş gün önce, iş gereği Gana’ya gitmesi gerekti. Biz de düzenleme komitesine mesaj atıp, Yasemin’in yerine benim koşmamın mümkün olup olamayacağını sorduk. Gönderdiğimiz mesaja cevaben beni telefon ile arayan kayıt işlemlerinden sorumlu kadın, geç haber verdik diye, gıyabında Yasemin'e atıyormuş gibi, bana hafiften bir de fırça atıp, çocuklar yalnız koşamayacakları için bu seferlik benim koşmama izin vereceklerini söyledi. Binbir teşekkürlerden sonra telefonu kapattım ve hemen koşuya katılma formunu doldurdum; tarattıktan sonra da email ile kendisine gönderdim. Kayıt işlemim tamamlanmıştı.

 

     Koşudan bir gün önce de, oğlanlar ile beraber, içinde nedense koca koca Korint tipi sütunların bulunduğu "National Building Museum" denilen Washington’un merkezindeki devasa müzeye gidip orada dağıtılan göğüs numaralarımızı ve koşu tişörtlerimizi aldık. Pazar günkü koşuya katılmaya hazırdık.

 

     Bunun gibi sportif veya sosyal faaliyetlere katılalım mı, diye soracak olursam, ailenin diğer üç ferdinden, üç değil, üç yüz farklı fikir çıkıyor. En net fikir de Refik’ten çıkıyor. Refik’in her türlü faaliyet önerisine verdiği ilk cevap, hiç değişmez, “Hayır!” oluyor. Ama, Netflix’te yüzlerce defa seyrettiği Star Wars’un Clone mudur, nedir tam bilmiyorum, çizgi film olan bölümlerini seyredelim deseniz, size cevap bile vermeden koşarak gider, Japonya’dan yadigar, bizim ufak ekran televizyonun karşısına kuruluverir. Elinde kumanda, o minik parmakları hummalı bir çalışmaya girer ki, yarıda bıraktığı veya daha önce kırk kere seyrettiği bölümü bir an önce bulabilsin.

 

     Kendilerine sorduğum zaman ortak bir karara hiç bir zaman varamadığımız için, hani yapılınca insanın kendisini farklı hissettiği, aferin bize, iyi ki Amerika’da yaşıyoruz, türünden laflar dedirten faaliyetlere, aile bireylerinin görüşlerini almadan kayıt yaptırıveriyorum. Emr-i vaki yapıyorum anlayacağınız. Hem de en âlâsını. Çünkü, geçmiş tecrübe sabit, binbir naz ile katıldıkları faaliyet bitince, nasıldı, diye sorduğumda, daha bir kere bile şaşmadı, her zaman, çok güzeldi, çok beğendik, çok eğlendik yanıtını aldım. O yüzden, bu tür kararların alınması gerektiğinde, sözde “aile reisi” rolümden kaynaklanan yetkilerimi en üst seviyesinde kullanıp, hiç bir itirazı kabul etmeden, şu gün şunu yapıyoruz diyerek bütün despotluğum ile tek başıma karar veriyorum. Hiç de fena olmuyor.

 

     Sabah saat 6:30’da benim telefonun alarmı çaldı. Bir yirmi dakika daha yatakta dönüp durduktan sonra, zorla dahi olsa, popomu yataktan kaldırıp oğlanları uyandırdım. Oğlanlara ve kendime birer tost yaptım. Mızıkçı Refik yarısını yiyeceğim diye tutturdu. Hepsini ağzına tıktım. Rauf’da böyle bir sorun yok. Ona “yeme” diyoruz; Refik şapşalına da “ye.”

 

     Saat tam 7:36’da araba ile hareket ettik. (Saati bu kadar net bilmem arabanın konsolundaki dijital saatten dolayıdır.) Haftaiçi yirmi dakikada gittiğimiz Tenley Town metro istasyonuna, Pazar sabahının sakin trafiğinde on dakikadan daha kısa sürede vardık. Arabayı, oğulları Rauf’un okuldan yakın arkadaşı olan İngiliz ailenin, metro istasyonundan üç dakika mesafedeki evlerinin önüne, Pazar günü park süresi kısıtı olmadığı için, ceza yeme kaygısı duymadan park ettikten sonra, metroya yürüdük. Rauf’un metro kartına para yükledik. Artık altı yaşında olduğundan metro kartı ile geçiş yapması gereken Refik’in bu hevesini kırmayıp, ona da para yüklenmiş bir kart verdim. Kartlarımızı okutarak bir kapan gibi açılıp kapanan turnikelerden hızla geçtik. Halbuki, Refik’i kucağımda geçirip, bir yön iki dolar olmak üzere, toplam dört dolardan yırtabilirdik. Benim kafa buna çalışıyor. Oğlanların Amerikalı olmaya başlayan kafaları ise bunu anlamıyor. Anlasınlar diye de bir çaba sarfetmiyorum zaten.

 

     Metro treninde, cep telefonumu şöyle ileri doğru uzatarak, üçümüzün fotoğrafını çektim. Bu özçekim, diğer bir deyişle “selfie”, çekimlerine benim oğlanlar iyiden iyiye fitil oluyorlar. Nuh Nebi’den kalma, ekran tarafında kamerası olmayan, ama bana göre gelmiş geçmiş akıllı telefonlar içerisinde, IQ’su en yüksek olan Blackberry 9780 Bold telefonum ile doğru düzgün bir "selfie" çekmek için en az dört kere denememiz gerekiyor. İlk denemelerde ben kafalarımızı ortalayamıyorum; ortalasam da, Refik kesinlikle dilini çıkarmış oluyor. Ancak dört veya beşinci çekişte tutturabiliyorum. Diyeceğim, Facebook’a koyduğum her selfie’nin, doğru düzgün çekilebilmesi için, öncesinde heba edilmiş yüzlerce mega bit var.

 

     Beş istasyondan oluşan kısa bir yolculuktan sonra, söylerken "angut" diyesim gelen, Farragut North istasyonunda indik.  Bir de Foggy Bottom istasyonu var, benim Washington’daki favori istasyon ismim. Ben bu istasyondan bahsederken, “Sisli Popo” diyorum, ama, hiç kimse bu benzetmemi komik bulmuyor, gülmüyorlar.  Ben kendi kendime eğleniyorum işte. O da bana yetiyor.

 

     Yaşadığım ve metrosu olan her şehirde, isminden dolayı favori bir istasyonum hep olmuştur. Mesela Londra’daki favori metro istasyonumun adı, her ne kadar gitmemiş, görmemiş olmakla birlikte, Heathrow Havaalanı’ndan başlayan Piccadilly hattının öbür uçtaki en son istasyonu olan Cockfosters’dı.

 

     Eğer Cockfosters yönüne doğru Piccadilly hattının trenine binerseniz,  en son istasyonun adı olduğu için, tren her durduğunda, “This is a Piccadilly Line service to Cockfosters.” anonsunu duyarsınız. Garibim turistler de, “cock” kelimesini başka manada öğrendiklerinden, anonsta Cockfosters kelimesi geçince, ilk önce şöyle bir şaşırırlar, daha sonra da kıkır kıkır gülerlerdi. Ben de, iş nedeniyle İngiltere dışına çok seyahat ettiğimden, Heathrow Havaalanı’na indikten sonra eve gitmek için bu trene biner, her anonstan sonra kıkır kıkır gülen yabancıları gördükçe çok eğlenirdim. 

 

     Tokyo’daki favori istasyonumun adı ise “Tsukiji”ydi. Ama isterseniz ondan hiç bahsetmeyeyim, çünkü  kırk dört yaşında, muhabbeti ilkokul üç seviyesine indirmeye hiç gerek yok.

 

     Metrodan çıktıktan sonra, birinci ve en önemli görevi Amerikan Başkanı’nı korumak olmasına rağmen, bu görevi yerine getirirken yapmış oldukları skandala varan hatalar nedeniyle gazetelere bir çok defa manşet olmuş Gizli Servis’in merkez binasının, daha sonra Beyaz Saray'ın, ondan sonra da Washington’un ortasındaki National Mall denilen kocaman yeşillik alanın tam ortasında bulunan ve Washington Anıtı olarak bilinen, 1860’lardaki İç Savaş öncesinde yapımına başlanmasına rağmen, savaş nedeni ile yapımına ara verilen ve savaş sonrasında devam eden yapımında kullanılan taşların da başka bir ocaktan getirilmesi sonucunda temelden yaklaşık üçte biri yükseklikten itibaren renk farkı olan dikilitaşın yanından, koşunun başlama düdüğüne yetişebilelim diye koşara yakın adımlar ile geçip, beş kilometrelik koşuya katılacakların çantalarını bırakmaları için kurulan masaya ulaştık. Metro kartlarımızı ve eşofmanlarımızı koyduğumuz, üzerinde çıkmaz kalem ile göğüs numaralarımızın yazılı olduğu şeffaf torbalarımızı masanın öbür tarafındaki görevliye teslim ettik ve koşunun başlama çizgisinin arkasında bekleşen insan yığınının sonlarına doğru yerimizi aldık.

 

     Koşunun başlama saatine ucu ucuna yetiştiğimiz için, kalabalığın içinde çok beklemedik. Saat tam 8:40’ta, beş kilometrelik koşunun sireni öttü. Koşu baladıktan sonra, önümüzdeki kalabalıktan dolayı başlangıç çizgisine kadar yürümek zorunda kaldık. Çok sürmedi bu. Çizgiyi geçince koşmaya başladık. Yarışın kurallarına göre parkuru altmış beş dakika içerisinde bitirmeniz gerekiyor. Eğer bitiremezseniz, koşu parkurunun neresinde olursanız olsun, süre sonunda parkuru terk etmenizi istiyorlar. Yolları trafiğe açabilsinler diye.

 

     Koşu parkuru da öyle güzel bir parkur ki. Sağımızda Washington Anıtı, solumuzda Tidal Basin denilen, öbür tarafında Jefferson Anıtı’nın bulunduğu Potomac Nehri’nin koyumsu, göle benzer bir girintisi. Yönümüz Potomac Nehri'ne doğru, koca koca ağaçların altından koşuyoruz. Nehre varmadan sağa doğru kıvrılan hafif bir rampadan Memorial Köprüsü’ne doğru çıkıyoruz. Tam karşımızda benim en sevdiğim anıt, Lincoln Anıtı. Bütün güzelliği ile, çok güzel bir Pazar sabahına bembeyaz parlıyor. Rampanın sonunda sola keskin bir dönüş yapıp, Lincoln Anıtı’nı sağımızda bırakarak Memorial Köprüsü’ne varıyoruz. Şehrin en güzel köprüsü. Potomac Nehri’nin üzerinden geçiyoruz. Arkamız Washington, koştuğumuz yön ise Virginia Eyaleti. İleride Arlington Mezarlığı. Sonsuzluktaki uyku yeri, Arlington Mezarlığı’nda yatan binlerce askerin ortasında bulunan bahtsız Başkan Kennedy’yi hatırlayıp köprünün Virginia tarafındaki göbekten geri dönüyoruz. Geldiğimiz parkurun aksi yönde Washington’a doğru koşuyoruz.

 

     Yarı yol olan bu dönüşten sonra Rauf bizden ayrılıyor ve daha hızlı koşmaya başlıyor. O ana kadar hiç durmadan veya yürümeden koşmuş olan Refik ile ben tempomuzu değiştirmeden adımlarımızı sıralamaya devam ediyoruz. Yarışın başlarında bıdır bıdır konuşan Refik sessiz artık. Altı buçuk yaşından beklenmedik bir tempoda ve hırsla koşuyor aslında. Parkur kenarındaki görevliler kendisini alkışladıkça, rahatsız olup utanmasına rağmen, temposunu düşürmüyor, aksine artırıyor.

 

     Son düzlük bir kilometreden biraz daha uzun. Hadi, diyorum Refik’e, az kaldı, durmak yok. Duracak gibi de değil zaten. Sadece başını fazla sallıyor. Aklıma futbol antrenörlüğü kursundaki eğitmenin lafı geliyor: “Küçük çocuklar neden sık sık düşerler biliyor musunuz? Kafaları, vücutlarına oranla daha büyük olduğu için dengelerini sağlayamazlar.” Acaba, diyorum içimden, altı buçuk yaşındaki Refik’in de kafası vücuduna oranla hala çok mu büyük? Onun için mi böyle sallıyor? Ona bakarak anlamaya çalışıyorum. Pek bir şey anlayamayınca da, Refik’e başını sallamamasını söylüyorum. Bana saçlarının gözlerine girdiğini, bunun da kendisini rahatsız ettiğini söylüyor. Onun için başını sallıyormuş. Bazen çok gereksiz şeylerle kafamı meşgul ediyorum doğrusu.

 

     Sonlara doğru, parkurun iki tarafındaki seyircilerin de tezahüratıyle, Refik, minik bacaklarının izin verdiği ölçüde hızını iyice artırdı. Finiş çizgisini geçerken Facebook’ta da paylaştığım videoyu çektim. Ben, Refik yarısında yorulur, durur ise sırtıma alır öyle koşarım diye düşünürken, o hiç durmadan, hiç yürümeden, hep koşarak tam otuz sekiz dakikada bitirdi beş kilometrelik parkuru.

 

     Koşuyu tamamlayınca, gidip madalyalarımızı aldık. Rauf’la da, daha önceden sözleştiğimiz gibi, torbalarımızı bıraktığımız masanın yanındaki ağacın altında buluştuk. Madalyasını almamıştı. Gidip onun da madalyasını aldık.

 

     Refik'in ilk beş kilometrelik koşusuydu bu. Rauf’un da ikinci. Biz Londra’da yaşarken, dünyanın en iyi çocuk hastanelerinden biri olan "Great Ormond Street Children’s Hospital" yararına, evimizin beş dakika mesafesindeki Battersea Park’ta, 2012 yılının Haziran ayında yapılan beş kilometrelik koşuya katılmıştı Rauf, ilk defa. O zaman sekiz yaşındaydı ve koşuyu otuz beş dakikada tamamlamıştı.  

 

     Bugünkü koşunun yarısından fazlasını, Refik’e ayak uydurarak bizimle koştuğu için, bu koşuyu da otuz beş dakikada tamamladı. Benim hırslı olmayan büyük oğlum, kardeşinin hiç durmadan koşmasını ve derecesini överken, kendi derecesinin düşük olmasına pek ses çıkarmadı, her ne kadar için için üzüldüğünü bilsem de. Bu gibi durumlarda pek değil, hiç beceremem ya, onu rahatlamaya çalışmak bana düştü; Refik sıpası olmasaydı, Rauf'la ben daha hızlı koşardık diyerek. Doğru olmasına doğru da, böyle bir neden de gösterilmez ki.

 

     Gönüllüler tarafından dağıtılan muzlardan ve çikolatalı gofretlerden alıp yedik, bardak bardak su içtik. Çocuklar, geri aldığımız torbalarının içindeki eşofman altlarını ve uzun kollu süveterlerini  giydikten sonra, geldiğimiz yoldan metro istasyonuna doğru yürüdük.  Ben madalyamı boynuma takıp, sallandıra, sallandıra eve kadar giderken, oğlanlar kendilerininkini ceplerine soktular, bana da gıcık oldular. Madalyamı herkese göstermeye çalışarak, “show-off” oluyormuşum. Çok da tın, yani.

 

     Saat 11:35’te eve dönmüştük. Teknoloji sağ olsun, sırada, iPad’de seyredilecek Manchester United-Manchester City maçı var.

 

     Öğlen olmuş, çocukların karnı acıkmıştı. Bir yandan göz ucuyla maç seyrederken, diğer taraftan dünden kalma sebze yemeğini ısıttım. Bu sırada sudan bir nedenden, çocuklara sinirlenme ve bağırma. Ondan sonra da, her zamanki gibi için için ağlama. Anlaşılmaz asabi patlamalar ve arkasından çok yıkıcı vicdan azapları. Tükürükler saçarcasına, çok yüksek ses ile ağzınızdan kızgın laflar çıkarken, benliğiniz, o anda, vücudunuzdan ayrılmış da, kendinize dışarıdan bakıyor ve yaptığınızın yanlış olduğunu söylüyor. Hemen susmanız gerektiğini bilmenize rağmen, kontrolü ele alamamanız. Çok da haklı bir gerekçeye dayanmayan kızgınlığınızın devam etmesi, içten içe daha daha yıkılmanız. Baba olmak bana bazen çok zor geliyor diye düşünüyorum. Bir yardım, profesyonel bir yardım gerekiyor herhalde. Ama beni burada kim anlar ki? İngilizce değil sorun olan, kültür farklılığı.

 

     Maçın devre arasında, despot baba zoruyle, çocukları, babaanne ve anneanneleri ile konuşturdum. Çocukların yüzünden düşen bin parça. Her ne kadar, Rauf, yaşından beklenmeyecek çok büyük bir olgunlukla bizim taraftaki durumu yansıtmamaya çalıştıysa da, ekranın ötesinde, binlerce kilometre uzakta olanlar hemen anladılar bir gerginlik yaşadığımızı. Onlar da artık biliyorlar deliye karışılmayacağını. Ses etmediler. Çocuklar ile konuşup kapattılar Facetime’ı. Hemen arkalarından Yasemin’i aradık. Toplantıdaymış, konuşamadı. Pazar günü toplantı! Yakındır onun da dengelerini kaybetmesi. Karı-koca kol kola girer, gideriz artık terapiye.

 

     İkinci yarı da bitince, hem oğlanları, hem de kendimi bahçeye attım. Hani içerisi ile dışarısı arasında ısı farkının olmadığı ilkbahar günleri olur ya, şeker gibi, işte bugün de aynen öyleydi. Oğlanlar, evimizin bulunduğu çıkmaz sokakta futbol oynarken, ben bahçemizi bir uçtan diğer uça kaplamış olan lanet sarmaşıkların, sarmaş dolaş sarıldığı, daha açmasına en az bir hafta olan açelyaları kurtarma operasyonuna giriştim. Elimde bahçe eldivenleri, tek tek asıldım sarmaşıklara. Köklerinden sökmeye başladım. Ama kökten sökmekle de bitmiyor ki iş. Her bir kökten çıkan sarmaşığın uzunluğu metrelerce. Birini çekerken, diğer bir kök çıkıyor. Ona asılayım derken iki tanesi daha çıkıyor. Öyle bir kaç tane değil, en az yüz tane kök sökmüşümdür herhalde. Söktüklerimi Costco’dan aldığımız kağıttan yapılmış bahçe atığı poşetlerine doldurdum. Üstelerine bastıra bastıra tıktım sarmaşıkları içlerine.

 

     Sanıyorum öğleden sonra saat 2:30 gibi başladım bahçe işine. Saat 6:30 gibi de durdum. Bitirdim demiyorum, çünkü bizim bahçenin işi bitecek gibi değil. Oğlanlar ilk başta futbol oynamışlardı. Daha sonra eve girip televizyon seyretmek istediler. Hayır diyecek yüzüm yok. Sesimi çıkarmadım, içeri girdiler. Ben de birer birer sarmaşık köklerine asılmaya devam ettim. Her kökü söktüğümde, bana kök söktürdüklerinden, birer okkalı küfür de salladım. Ev alırsak, bahçesinde sarmaşık ve bambu olmasın demiştim. Evi aldık ve bahçesinde hem sarmaşık var, var ki ne var, hem de bambu. Çok büyük konuşmamalı insan şu hayatta.

 

     Çocuklar içeride televizyon seyreder, ben de dışarı da bahçe işleri ile uğraşırken, sokak karşı komşumuz geldi yanıma. Benden oldukça yaşlı. Sanırım seksenlerinin ortasında, ancak gayet dinç. Geçenlerde arka bahçelerine iki tane fidan diktirmişler, bir kaç tane de çiçek, düzenli olarak sulanması gereken. Bu hafta ortasından itibaren, iki haftalığına seyahate gidecekleri için, haftada iki kereden olmak üzere toplam dört kere fidanlara ve çiçeklere su verme işini Rauf’un yapıp yapamayacağını sordu bana. Çok rahatlıkla benden de isteyebilirdi ve, hatta, o daha Rauf’un adını söylemeden, ben yaparım demiştim bile, ama benim teklifimi kabul etmedi. Rauf’un yapmasını istedi ve  işini düzgün yapması karşılığında, ona para da vereceğini söyledi. Rauf kabul etmez, dedimse de, hayır, dedi. Bir sorumluluk alacağı için, ona para ödememezlik yapamayacağını belirtti. Hayırda ısrar etmedim. Rauf’u çağırıp arka bahçelerine geleceğimizi söyledim. İki dakika sonra arka bahçelerindeydik.

 

     Gayet ayrıntılı, bir o kadar da basit bir şekilde neler yapılması gerektiğini anlattı Rauf’a. Bahçe hortumunun takılı olduğu musluğu, hafif bir su tıslaması duyacak kadar açtıktan sonra, her iki ağaçın altına onar dakika gölleme yapılacak. Sulama kovası da tam doldurulup yarısı bir çiçeğe, diğer yarısı da öbür çiçeğe dökülecek. Sulama bitince, musluklar kapatılacak. Bu işlem Salı ve Cumartesi günü yapılacak.

 

     Rauf’un bu işi yapması karşılığında, kendisine para vereceğini söyleyince bizim komşu, Rauf’un ilk tepkisi gerek yok, almam, demek oldu. Komşumuz ısrar edince, Rauf da başka bir şey demedi. İşi düzgün yaparsa, sanırım kendisine verilen parayı alacak, çünkü almak istediği bir kaç tane oyun için para biriktiriyor. Bu parayı da biriktirdiklerine ekler herhalde.

 

     Eve dönünce, komşumuza bir email yazayım diye geçirdim içinden. Rauf’un yaşında bir çocuğun, mahalle komşusunun basit bir yardım isteğini, herhangi bir karşılık beklemeden yapması gerektiğini, bizim milletin yardım severliğinden başlayarak, ayrıntılı bir şekilde açıklamak istedim. Ondan sonra da bu fikirden tümüyle vazgeçtim. Bizim çocuklar, görünen o ki, Amerika’da büyüyecekler. Eğer buradaki kültür gereği, iş ne kadar basit olursa olsun, karşılığında bir para veriliyorsa, bunu almam demek çok da akıllıca, hatta doğru bir yaklaşım değil. O zaman, Rauf da yapsın işini hakkını vererek, alsın emeğinin karşılığını.

 

     Karşı bahçe ziyaretinden sonra, çocuklar tekrar eve girdiler. Ben de sarmaşıkları yolmaya devam ettim. Bu tür, çok fazla kafa yormayı gerektirmeyen, aynı hareketin rutin olarak yapıldığı işler, insanın stres atmasına yarıyor. Aynı, suyun sandalın altına vurmayıp ses çıkarmadığı durgun bir denize açılıp, sadece ve sadece suya atılan oltaya takılan balığın gücünü hissettikten sonra ayağa kalkıp, hızla çekilen misinanın çıkarmış olduğu hafif bir vınlama sesinin duyulduğu o tatlı sessizlikte balık avlamak için yapılan rutin hareketler gibi. Bahçe işinde de öyle. Asıl sarmaşığa, sök kökü yerinden, sonra diğer ucunu çek. O uç eğer başka sarmaşığa takılmışsa, o zaman o diğer sarmaşığın kökünü de kopar, onu da çek. Çimlerin üzerine yığılan sarmaşıkları kağıttan torbalara doldur. Bunları yaparken de kafanı tümüyle boşalt. Tependeki ılık ilkbahar güneşini hisset. Sağdan soldan gelen değişik kuş ötüşlerini dinle. Bir tırtıl yürüsün yaprağın üzerinde. Onun sesini duymaya çalış. Komşunun söylediği, ağaçlarımı sulasın, ona para veririm lafı takılmasın kafana; sarmaşık sökerken, stresten uzaklaşıp kafanı dinginleştireceğine, nasıl bir email yazarım ile meşgul edip durma kafanı.

 

     Evimize Ekim ayında taşındığımızda, çoğu ağaç yapraklarını dökmüştü. Hangi ağacın ne ağacı olduğunu anlamak mümkün olmamıştı. Yapraklarını dökmemiş olsalardı bile benim için pek bir şey fark etmezdi, çünkü ağaçları ne tanırım, ne de isimlerini bilirim. Nasıl balıkları ve çiçekleri de tanımıyor ve isimlerini bilmiyorsam, aynen öyle. Ben de bu işlerden anlayan bir firmayı çağırmıştım bahçedeki ağaçları ve çalıları bana anlatsın, hangisini tutalım, hangisini keselim konusunda akıl versin diye. Dolaşmıştık bütün bahçeyi; bana ağaçları ve çalıları tek tek anlatmıştı firma yetkilisi. Evin yanındaki yaklaşık yirmi metrelik garaj yoluna gelince, ev arkamızda kalacak şekilde durduğumuzda sol tarafta kalan dalları kupkuru ağacı gösterip, bu ağacı kesip yerine kiraz ağacı dikmeyi düşünüyorum, demiştim. Adam benim bilgisizliğimi fark ettiği için hiç bir şaşkınlık ifadesi takınmadan, ben orada durup bahçeye bakar, o da bir an önce işini bitirip gitmek istediğinden aceleyle evin ön tarafına doğru ilerlerken, o zaten kiraz ağacı, demişti. Ne yalan söyleyeyim utanmamış, aksine çok sevinmiştim. Bahçemizde, hem de çok güzel bir köşesinde bir kiraz ağacı vardı. Lanet sarmaşıkları sökmeye devam ederken, gözüm bu kiraz ağacına takıldı; evimizin bahçesinde bir kiraz ağacımız olsun, ilkbaharın geldiğini müjdelemek için bizlere çiçeklerini açsın diye hayallerini kurduğum kiraz ağacı.

 

     Havalar ısınmaya başladığı için, kiraz ağacına düzenli olarak su vermek gerekiyor artık. Öğle yemeği sırasında hışmıma uğrayan çocuklara eğlence olsun diye onları dışarı çağırıp kiraz ağacını sulamalarını istedim onlardan. Büyük bir hevesle giriştiler işe. Önce upuzun hortumu, sarılı olduğu makaradan çıkardılar. Musluğu açtılar ve ağacı sulamaya başladılar. Özellikle Refik’in, sıra bende, sıra bende, bağrışları arasında, tahmin ettiğim gibi birbirlerini ıslatmaya başladılar. Onların tekrar neşelendiğini görmek beni de rahatlattı.

 

     Çocuklar, çiçekleri bembeyaz açmış kiraz ağacının sulamasını bitirince, gövdesini sarmaşıklardan kurtardığım, ismi İngilizce’de “dogwood” olan, kızılcık benzeri ağacı da sulamalarını istedim onlardan. Hortumla beraber koşarak yanıma geldiler. Susamıştım. Verin hortumun ucunu, dedim. Aklıma çocukluğum geldi. Sabahtan sokağa çıkıp, geri salınmayız korkusuyle, çiş yapmak ve su içmek için bile eve gitmeden akşama kadar sokakta oyun oynadığımız çocukluğum. Bahçe duvarının görünmez bir köşesi tuvalet olmuştu; kapıcı Mehmet Abi’nin, apartmanın yan tarafında çember şeklinde sararak yerde bıraktığı, her akşamüstü bahçeyi sulamak için kullandığı hortumundan akan su da içme suyumuz. Susayınca gider hortumun takılı olduğu musluğu açar, Ağustos sıcağında bile buz gibi akan sudan kana kana içerdik. Bu su niye böyle soğuk diye merak etmiştik de, Elmadağ’dan geliyor da ondan, demişti birileri. Doğru muydu, suyun Elmadağ’dan geldiği? Olmasa bile, öyle olduğuna inanmak bile güzeldi.

 

     Eğer 70’li ve 80’li yıllarda çocukluğunuzu yaşamış ve benim gibi geçirmişseniz, bahçe hortumundan su içmenin de bir tekniği olduğunu bilirsiniz. Belki bizden büyük ve küçük nesiller de bilirler. Bunu bilmeyen nesil yoktur belki de. Hani kendimi öyle çok ayrıcalıklı bir nesile aitmiş gibi göstermek istemiyorum da, kırklı yaşların ortasına geldiğim bu dönemde, o sanki tarih öncesi dönemde kalmış gibi gelen 70’li ve 80’li yıllara atıf yapmak çok hoşuma gidiyor. Çoğu zaman gri, arada bir de kavuniçi renge bürünen o 70’li yıllar ve ilk renkli televizyonlar ile hafiften renklenmeye başlayan, ama esasında kapkaranlık olduğunu çok sonradan fark ettiğim o 80’li yılların başları.

 

     Bahçe hortumundan su içmenin tekniği: su, yeteri tazyikte açılır ki, ne az olup önüne aksın, ayaklarını ıslatsın, ne de çok olup içmeye kalktığında, ağzına burnuna çarpsın, üstünü ıslatsın. Ayrıca hortum, çok da ucundan olmamak üzere, dirsek hafif kırılarak kavis verilen sağ kolun eliyle tutulur, dizler düz, popo geriye atılmış ve vücut sopa yutmuş gibi öne eğilerek, kafa, ördeğin kafasını öne uzattığı gibi uzatılmış, akan suyun ağıza girmesine izin verilir. Su içme işi bitince de, Ankara’nın yaz sıcağından bunalmış olan kafa öne eğilerek, saçlar şöyle bir ıslatılır ve suyun çokçasının süzülmesi biraz beklendikten sonra geri kalanın saçlardan aşağıya süzülürken vermiş olduğu ferahlık hissedilerek doğrulunur. Hortum hemen arkada bekleyen arkadaşa verilirken de, yapılmaz ise olmaz, sulu bir de şaka yapılır.

 

     Hortumdan su içmemize büyüklerin de çok laf ettiğini hatırlamıyorum. Öyle olsa idi, Yukarı Ayrancı’daki evimizden yürüyerek halamların Tunalı’daki evine giderken içinden geçtiğimiz, Ankara’nın iyi bilinen ama az gidilen en güzel parklarından biri olan Botanik Parkı’nda, susayan ablam ile bana, parkın içindeki hortumdan su içmemize izin vermezdi annem. Bir tarafından diğerine geçmek için basamak niyetine düzgün taşların konmuş olduğu, suyunun üzerinde nilüfer yapraklarının yüzdüğü havuzdan geçerken susadığımızı fark etmiştik. Annem de, içinde kurbağa yavruları bulunan havuzun karşı tarafına geçince, yeşilliğin üzerine akar halde bırakılmış hortumdan su içmemize izin vermişti de, aklına da bir kurt düşmüştü, bu su nereden geliyor diye.

 

     Parkın And Sokak kapısından çıkarken kendisine rastladığımız bekçiye hortumdan akan suyun nereden geldiğini sordu annem. Bekçi de, havuzdan, dedi. Kurbağa yavrusu dolu havuzdan. Sonrasında ablamla benim iğrenerek yüzlerimizi buruşturduğumuzu hatırlıyorum, ama hasta falan da olmamıştık, Botanik Parkı’nın kurbağa yavrusu dolu havuzundan içtiğimiz sudan. Annem kimbilir neler hissetmişti.

 

     O zamanlarda, en azından bizim yaşadığımız yerlerinde Ankara’nın, yürüyerek giderdik çok da yakın olmayan yerlere. Şimdi Park Vadi evlerinin gölgesinde kalan Halit Ziya Sokak’taki evimizden çıkıp da, Botanik Park’ından geçerek, Tunalı’da, Buğday Sokak’ta oturan halamlara gittiğimiz gibi.

 

     Ne güzel bir evdi halamların o evi. Aklımda taştan yapılmış bir ev gibi kalmış. Girişi yan taraftandı. Yanlış hatırlamıyorsam, her katında bir daire vardı, dönerek çıkan merdivenlerle ulaşılan topu topu üç daire. Halamların, içerisi, her zaman güzel yemeklerin, böreklerin, keklerin kokusu ile dolu evine girilince solda kalırdı salon. Kenarında sekizgen süslemelerin olduğu canlı renkli bir halı hatırlıyorum. Kırmızısı bol. Bir sekizgenden diğerine atlardım. Duvarlar gayet kalın olmalı ki, Buğday Sokak’tan aşağıya bakan ve Tunalı’nın cıvıltısının görüldüğü pencerenin iç kısmında benim küçük yaşta rahatlıkla oturabileceğim bir girinti vardı.  Oraya oturup Tunalı’nın, kısıtlı dahi olsa bir kısmını seyrettiğimi, çok sık geçmeyen arabaların farlarını ve yayaları gördüğümü hatırlıyorum. Tülü de kapatırlardı üzerime. Kendimi çok özel bir yerde hissederdim.

 

     Bir de köpekleri vardı halamların. Adı Nonoş. Ben zaten küçüğüm. Etrafımda da benim büyüklüğümde hop hop hoplayan, peşimden koşturan bir köpek. Üniversite yıllarına kadar yenemediğim köpek korkusunun kaynağının Nonoş olduğunu zannediyorum. Ben büyürken, Nonoş da yaşlandı. O güzelim evden sonra taşındıkları evin arka odasının kapı eşiğine yüksekçe bir yastık koyardı halam Nonoş çıkmasın diye. Üzerinden atlayamazdı yaşlı Nonoş. Ne zaman öldü hatırlamıyorum. Bugün bile merak eder dururum, Sancho gibi “Tiki, tiki, praf!” ederek Ankara’da sabah yürüyüşlerine çıkmış mıdır acaba diye.

 

     Kiralık oturdukları o ev de gitti, halam da, dede dediğim halamın kocası eniştem de. Nonoş zaten gitmişti. Anılar kaldı sadece, kendilerine halamların olduğu başka anıların eklenemeyeceği anılar. Halamların o güzel evinin yerinde, şimdi çirkin bir pasaj var.

 

     Suyu yeterli tazyikte açmamış çocuklar. İçerken ayaklarım ıslandı. Ama bir güzel geldi, kıştan çıkıp ilkbahara girdiğimiz şu günlerde hala ısınmamış olan buz gibi musluk suyu. Bu da mı Elmadağ’dan geliyor yoksa? Hadi canım, saçmalama.

 

     Oğlanları da ıslattım. Onlarla oynamam hoşlarına gitti. Çocuk işte. Hemen mutlu olmayı biliyor. Ben onları ıslattıkça kahkalar yükseldi ikisinden de. İyice ıslandıklarında içeri gidip üstlerini değiştirmelerini söyledim. Televizyon bağımlısı Refik, bütün şirinliği ile televizyon seyeredebilir mi diye izin istedi benden. Evet, dedim. Hoplaya, zıplaya, üzerinden sular damlaya, damlaya eve girdi, abisinin arkasından. O günkü bahçe işini bitirip de içeri girince, evi ne halde bulacağımı düşünmek bile istemedim. Onun yerine, gidip musluğu iyice açtım. Tazyikle akan su üzerimi ıslatır mı diye hiç düşünmeden ağzımı hortumun ucuna dayadım. Kana kana tekrar içtim buz gibi suyu. Su içmeye doyunca bir de kafamı ıslattım. Yaz sıcağı kadar değil ama akşamüstüne doğru birden ısınan bu Nisan gününde de ferahlattı beni su. Ensemden aşağı, sırtıma doğru akan saçımdaki suyun vermiş olduğu serinliği hissederken, binlerce kilometre ötede ve onlarca yıl geçmişte kalan çocukluğuma selam ettim.

 

     Sarmaşıkları yolacağım derken üstüm, başım tümden battı. Pantolon zaten ıslanmıştı, dizleri yere koyunca çamur da oldu. Başım da ağrımaya başladı. Akşam da oldu. Daha yemek de yapılacak. Yeter artık sonu olmayan bahçe işiyle uğraşmamın bugün. Bugünlük paydos diyeyim.

 

     Eve girdiğimde oğlanlar hâlâ televizyon seyrediyorlardı. Onlara bir şey demeden doğru bizim odaya gittim, çamurlu kotumu çıkardım. Karşı komşular baksalar bile göremezler ama pencerenin jaluzisini kaldırırken, karşıdan görünür müyüm diye de aklıma gelmedi değil. Aman, görseler n’olur ki? Şort zannedecekleri gayet güzel bir “boxer” var altımda.

 

     Jaluziyi açınca, karşımda, garaj yolunun sokakla birleştiği yerde, solda, çiçeklerini tam açmış kiraz ağacı. Tüm güzelliğiyle duruyor bahçemizde. Beni alıp Japonya’ya götürüyor. Tokyo’da, her zaman hummalı bir koşuşturma içinde hızla akan hayatın, kısa bir süreliğine nefes almak için durmuş gibi hissedildiği kiraz çiçekleri dönemine. Tabiatın yeniden canlanmaya başladığı bu dönemde, bütün şehir kiraz çiçeklerine bürünür. Tokyo’da yaşadığımız evimizin yakınındaki İnokaşira Parkı da.

 

     Bir masal diyarı gibidir İnokaşira Parkı. Ayağınızda botlar ile içine girip yürüyebileceğiniz, altı çok da büyük olmayan taşlarla dolu ufak bir dere akar parkın içinden, şırıl şırıl. Parkın ortasında kocaman bir havuz var, sağından solundan köprüler ile öbür tarafına geçilebilen. Parkın ağaçları o kadar yüksek ki, hava rutubetli olmasına rağmen, ağaçların gölgesi nedeniyle hafif bir serinlik hissedersiniz parkta yürürken. Teknolojik açıdan dünyanın sayılı gelişmiş milletlerinden biri olan bu milletin çocukları, yakalamaca, yakan top ve, hatta ve hatta, kukalı saklambaç oynarlar bu parkta. İp atlarlar, top oynarlar.  Parkın genişçe bir yeşil alanında, yere serilmiş tertemiz örtüler üzerine düzenle dizilmiş yiyecek ve içecekler, piknik yapan temiz ve düzgün kıyafetli insanlar.  Hiç kimse, bir başkasını rahatsız etmeden. Parkın öbür tarafında yer alan Kichijoji adlı semte çıkan yürüme yolunun üzerinde, el ürünlerini satan sokak satıcılarını görürsünüz Pazar günleri. Onların yanında da cambazlık yapanlar, kukla oyanatanlar, gitar çalanlar, şarkı söyleyenler...

 

     Parka on dakika mesafedeki evimize 2008 yılının Mayıs ayında taşındığımızda, parktaki kiraz çiçekleri çoktan açmış ve dökülmüşlerdi bile. Biz de bir sonraki senenin Nisan ayını dört gözle bekleyip durmuştuk bir yıl boyunca.  Masal diyarımız İnokaşira Park’taki sayısız kiraz ağaçları o narin çiçeklerini açsın da, bizler de bir Kurosawa filmindeymiş gibi, parkta, loş bir beyazlığın altında dolaşalım diye.

 

     İnsan gerçekten bir şeyi çok istememeli. Kiraz ağaçları açmadan bir hafta önce, bütün parkı mavi plastik örtüler ile kapladılar. Kiraz çiçekleri, açtıktan sonra çok az bir süre ağaçta kalıyor, hemen dökülüyorlar ya, parkın temizliği kolay olsun diye böyle yaptıklarını düşünmüştük ve hatta Japonların temizliğe vermiş oldukları öneme bir kez daha hayran olmuştuk.  Daha sonra sağa-sola, çöpünüzü parkta bırakmayın, yanınızda götürün, gibi bezden uyarılar astılar. Bunu anlayamamıştık. Park yönetimi tarafından, çöplerin sorun olarak görülebileceği ne tür bir çöp üretebilirdi ki parka gezmeye gelecek olan insanlar?

 

     Kiraz çiçeklerinin tam olarak açtığı gün Cumartesi’ne denk geldiği için, biz de sabah erkenden kalkıp hazırlandık.  Refik efendi daha sekiz aylık bile değildi. Haliyle, Cumartesi sabahı yatakta tembellik yapmak gibi bir lüksümüz de yoktu. Aradan altı yıl geçmiş olmasına rağmen böyle bir lüksümüz hâlâ yok.

 

     Ortasında durup da kollarımı yanlara açtığımda iki tarafındaki evlerin bahçe duvarlarına neredeyse değebileceğim kadar “geniş” olan sokağımızdan yürüyerek, dip dibe inşa edilmiş gibi duran, yeşillikler arasında kaybolmuş, iki katlı Japon evleri ile çevrelenmiş biraz daha geniş anayoldan devam edip parka ulaştık. Keşke ulaşmaz olaydık.

 

     Japonlar, “hanami” derler. Türkçe’ye çevirecek olursak, “çiçek seyretmek” anlamına gelir. Parka serilen mavi naylon örtülerinin üstü silme insan doluydu. Hepsi yerlere oturmuş, getirdikleri yiyeceklerden yerken, koca koca şişelerden de, bizim sake diye bildiğimiz, pirinç şarabı içiyorlar. Zaten iki yudum alkol almaya görsünler, çoğunun gözleri kanlanır, yüzleri kızarır, zannedersiniz ki, zil zurna sarhoşlar. Öyle olanları da var, elbette. Ama ne kadar çok içmiş olsalar bile, nasıl davranması gerektiğini gayet iyi bilirler, istisnaları hariç tutarsak.

 

     Mahşer yeri gibi kalabalık bir insan topluluğu, bu kadar erken saatten itibaren içki içmeye başlarsa, onların bulunduğu yere adım attığınızda, soluduğunuz havada da yoğun bir alkol kokusu duyarsınız.  Bir de suşilerin batırıldığı soya sosunun kokusu. Yerlerde oturan, yatan insanlar. Ne yapıyorlar? Oturdukları ve yattıkları yerden kafalarını kaldırıp, üstelerini kaplayan bembeyaz kiraz çiçekleri örtüsünü seyrediyorlar, çeşit çeşit hayaller mi kuruyorlar sanıyorsunuz? Hayır. Hani abartmayayım ama öyle oturup da aman, aman bu çiçekler ne güzelmiş, harikaymış diye onları seyredenini pek görmedim. Asıl amaç kış sonrası doğaya çıkıp aileleriyle veya arkadaşlarıyla buluşmak, yemek ve içmek.

 

     Bizim masal diyarı İnokaşira Parkı yarı tatlı bir alkol ve ona eşlik eden soya sosu kokuları altında kaybolmuş, iğne atılsa yere düşmeyecek kadar kalabalık bir insan topluluğunun işgaline uğramıştı.  Refik’in çocuk arabasını süremeyince, arabayı katladım. Bir kolumda Refik, diğerinde çocuk arabası, yerlerde oturan insanlara çarpmamak ve ellerine basmamak için “sumimasen” diye diye aralarından geçtim. Yasemin ile Rauf da arkamdan takip ettiler beni. Parkın biraz ilerisi belki tenhadır diye girdik parkın içine. Bilseydik her yerin böyle adım atılmayacak kadar kalabalık olduğunu, evden bile çıkmazdık.

 

     Hani sizin olmayan, ancak size aitmiş gibi düşündüğünüz bir şeyi başkalarının kullandığını veya sahiplendiğini gördüğünüzde içiniz onulamaz bir acı ve ızdırap ile sızlar ya, işte o gün, İnokaşira Park için de bizler öyle hissetmiştik. Açtıkları zaman beni türlü duygulara götüren ve sönmelerini hiç istemediğim kiraz çiçeklerinin, o ilkbaharda, bir an önce dökülmelerini istemiştim. Onlar dökülmeden, masal parkımız işgalden kurtulmayacaktı. Öyle de oldu. Sonraki haftasonu erkenden parka gittiğimizde, park yine sadece bize ve bir kaç mahalleliye kalmıştı. Tanıdık yüzlerden oluşan mahalleliler. Mavi örtüler toplanmıştı. Kiraz ağaçlarının, yeşil yapraklarının arasında saklanmış tek tük kiraz çiçekleri vardı. Hatırlıyorum, geç açan ağaçlardan bir tanesinin dalında üç tane çiçek yan yana kalmışlardı. Dalı hafifçe kendime çektim; o üç çiçeği hafızama kazırcasına uzun uzun seyrettim. Canım kiraz çiçekleri; canım “sakura.”

 

     Yatak odasının penceresinden, bahçedeki kiraz ağacına bir daha bakıp gözlerimi kapadım. Hafızamdaki o üç kiraz çiçeğinin yanına, bizim kiraz ağacının bembeyaz görüntüsünü iliştirdim. Sonra yürüdüm ağacın altında, hiç durmadan. Bembeyaz kiraz çiçekleri üzerime dökülmeye başladılar. Ellerimi iki yana açtım, kafamı yukarı kaldırdım. Gözlerim kapalı, hafif bir şekilde sallana, sallana düşen kiraz çiçeği yapraklarının ipekimsi narin dokunuşlarını yüzümde hissettim. Avuçlarım beyaz yapraklar ile doldu. Onları da yüzüme sürdüm. Öylece durdum. Hiç kıpırdamadım. Düşen kiraz çiçeklerinin altında kaybolmayı bekledim.

 

    Rauf ile Refik birbirlerine bağırmaya başlayınca, pof diye söndü Kurosawa vari rüya. Ayaklarım çamurlu, her ne kadar hortumdan akan su ile başımı yıkamış olsam da, saçlarım, sarmaşıkları çekerken kopup gelen bitki parçaları ve toprak ile dolu. Kiraz ağacına bir öpücük gönderip banyoya doğru yöneliyorum. Duş almam lazım.

 

     Bizden önceki ev sahibi, banyoyu daha büyük göstersin diye olsa gerek, bizim ufacık banyonun duvarını boydan boya ayna ile kaplatmış. Her duşa girerken, insanı kendisine olduğu gibi gösteren ayna. Anadan üryan. Ve bu durum benim hiç hoşuma gitmiyor. “Ayna, Ayna! Güzel Ayna!” denecek bir manzara yok çünkü ortada. Kendime bakınca, Michelangelo’nun yaşlılık döneminde yaptığı sağı solu sarkmış, göbeklenmiş, kaslarından eser kalmamış erkek heykellerine çok hızlı bir şekilde dönmekte olduğumu fark ediyorum, canım sıkılıyor ve imdadıma bir başka İtalyan, resimde perspektifi ilk kullanan, 13 ve 14’üncü yüzyıllarda yaşamış Floransalı Giotto (okunuşu “Cotto”) geliyor.

 

     Bundan tam yirmi yıl önce, sadece bir sene okuduğum, İtalya’nın Bologna şehrinde bulunan Johns Hopkins Üniversitesi’nin “School of Advanced International Studies” adlı okulunun ilkbahar döneminde aldığım İtalyan Sanatı adlı derste tanışmıştım Giotto ile. İtalyan Rönesansı’na giden yolda önemli bir kişilik olan Giotto’nun resimlerine bakacak olursanız, ondan önceki dönemde yapılanlarda bulunmayan perspektifin çok büyük bir ustalıkla kullanıldığını görürsünüz. Aklınıza bunun neresine hayran olduğumun, sorusu gelebilir. Hiç bir yerine. İşin aslı Giotto’nun resimlerine baktığımda, daha sonrasında yapılan resimlerden çok da farklı bir şey göremiyordum. Beni asıl etkileyen o dersin vermiş olduğu benzersiz duygulardı. Ve Giotto da, perspektifi büyük bir ustalıkla kullandığı resimleriyle Rönesans dönemi ressamlarının öncüsü olmasından dolayı, bu duygularımın simgesiydi.

 

     Siyasal’da okurken İlber Hoca’nın bize verdiği iki ders haricinde, öğrencilik hayatım boyunca, ki gereksiz uzunlukta bir hayattı, hiç sıkılmadan zevkle aldığım diğer bir kaç dersten birisiydi İtalyan Sanatı dersi. İşini çok severek yapan, çok güleryüzlü bir kadın hocamız vardı, İtalyan.  Ellerini, kollarını havalara sallaya sallaya anlatırdı dersi. Onu izlerken, ondan daha çok yoruluyormuşum gibi gelirdi bana.

 

     Dersi işlerken müzeler gezmiştik, haftasonları diğer şehirlere sanat eserleri görmeye gitmiştik. Eğik kuleli Piza şehrinden, “Madame Butterfly”ın bestecisi Puccini’nin memleketi Lucca’ya gitmek için bindiğim ufak trenin, vagona girilince hemen yanda olan camekanlı bölmesindeki, hafiften zıplayarak çıkılan düz bölüme oturup, ortaçağda yapılmış kuleleriyle göğe doğru yükseliyormuş hissi veren şirin Toskana köylerinin tarlalarının ve meyve bahçelerinin arasından geçerken, kendimi neşeli bir Fellini filminin başrol oyuncusu olarak düşünmüştüm. Urbino’da, alt kısmında çocuk yüzlü iki şirin meleğin de resmedildiği “Sistin Meryemi” adlı tablonun yaratıcısı Raffaello’nun doğduğu evi gezerken, dışarı çıktığımda kendimi Rönesans dönemi İtalya’sında bulmayı ummuştum.  Floransa’daki Santa Maria Novella Bazilikası’na girdiğimde, içerisi olduğundan daha uzunmuş gibi hissedilsin diye sıralanmış sütunların yaratmış olduğu o eşsiz manzarayı seyrederken, bazilikanın duvarlarına sinmiş olan kilise müziğini duymaya çalışmıştım.  Milan’da, Leonardo da Vinci’nin “Son Yemek” adlı eserine hayran hayran bakarken, İsa’nın eline sarılıp ona, gel benimle, saklanalım, korurum seni ben, demek gelmişti içimden.  Ve bu duyguların hepsi gelip Giotto’da birleşmişti.  İşte, canım sıkıldığı zaman, bu duyguları hatırlatan Giotto gelir aklıma; Rönesans dönemi öncesinden arkadaşım Giotto. Kendimi rahatlamış ve mutlu hissederim.

 

     Uzunca bir duş aldım. Çok güzel geldi. Başımdan akan köpüklerle birlikte vücudumdaki şu gereksiz yağlar da gidiverse, daha da güzel gelirdi.   

 

     Orta 3’teydik. Ortaokullar Türkiye Voleybol Şampiyonası için Çanakkale’ye gitmiştik. Herkes bizim takım Türkiye şampiyonu olacak diye beklerken, yarı finalde takım olarak saçmalayınca, Bornova Anadolu Lisesi’nin ortaokul voleybol takımına yenilmiştik. Nasıl üzüldüğümü, nasıl ağladığımı anlatamam. Sırf ben mi? Takımdaki herkes. Soyunma odasına giderken, herhalde adı 18 Mart Spor Salonu idi, salonun gayet mütevazi giyimli, bıyıklı ama sakal tıraşlı görevlisi uzun boylu bir amca bizlere doğru yaklaşıp “Hadi sıcak bir duş alın hele. Herşeye iyi gelir.” demişti. Yıl 1986. Spor salonlarında bırakın sıcak suyu, soğuk suyla bile duş almak bir lüks. Salon görevlisi amca, nasıl güzel bir insandı ki, ortaokul öğrencileri duş alsın diye kazanı yakmıştı.

 

     Duş alacağımızı önceden düşünen yok. Yanımızda havlu falan hiç bir şey yok. Ama o halde bile duşa girdiğimi hatırlıyorum. Basit bir muşamba perde ile kapanan, duvarları sıradan beyaz fayanslarla kaplı ve yeri mozayik olan ufak bir bölmede, iki musluklu bataryasının ortasından yukarıya boru ile uzanan ve duvara, yarı gevşek bir kelepçe ile tutturulmuş olduğu için her an öne doğru düşecekmiş gibi duran bir duş. Muslukların önündeki ufak mavi ve kırmızı tıpalar kaybolduğu için hangisi soğuk su, hangisi sıcak su musluğu belli değil. Herhalde soldakini açmıştım. Tam hatırlamıyorum, ama sıcak suyu açmayı başarmıştım. Yoksa musluğu o nur yüzlü amcamı açmıştı? Belki de.

 

     Hüngür hüngür ağlarken, o akan sıcak suyun, sadece, çok yorucu bir voleybol maçından sonra hareket ettiremeyecek kadar ağrıyan kaslarımı değil, maçı kaybetmiş olmamızdan dolayı duyduğum tarif edilemez bir büyük ızdırap nedeniyle kaskatı kesilmiş olan ruhumu da nasıl gevşettiğini, bugün bile, dünmüş gibi hatırlıyorum. O zaman on beş yaşında olan ben, iki elim duvara dayalı, başım öne eğik, başımdan akıp da önüme düşen sulara karışan gözyaşlarımı durdurmaya çalışıyordum. O zamanlar Michelangelo’nun “Davut”una benziyordum. Bugün ise... Aman, boş verin.

 

     Refik içeride hâlâ televizyon seyrediyor. Onun seyrettiğinden eminim, çünkü bağımlısı olduğu Star Wars’un beynimize kazınmış olan jenerik müziğini duyuyorum sık aralıklarla. Rauf aşağıda olsa gerek. Küçük askerleri ile oynuyordur. Oynasın. Churchill de küçük yaşta yatılı okula gönderildiğinde, evine dönüp küçük askerleri ile oynamayı istermiş en çok.

 

     Kurulandıktan sonra giyiniyorum: Amerika Donanma Akademisi’nin bulunduğu, bizim yaşadığımız Maryland Eyaleti’nin de başkenti olan Annapolis’e gittiğimizde dört tane aldığım “Navy - Annapolis” tişörtlerinden biri, yeni bir boxer ve üzerine de bermuda şort. Artık yemek yapmaya hazırım da, önce bir Yasemin’i arayayım. Yok, yok aramayayım. Kayınvalide söylemişti öğlenleyin Facetime yaptığımızda, Yasemin’in amcasının eşi vefat etmiş. İş seyahati sırasında, bir Pazar geceyarısı, Afrika’da bir otel odasında tıkılıp kalmışken, Yasemin’e, çok sevdiği yengesinin vefat haberini verip, yanında olmadığım için hafifletmeye çalışamayacağım bir büyük üzüntü ile onu tek başına bırakamam. İyi geceler demek için bir mesaj atarım. Ortam uygun olursa, yarın aradığımda söylerim artık. Belki de söyleyemem. Yemek de gitti aklımdan. Ben en iyisi aşağıya inim de, bahçe ile uğraşırken mahvettiğim kotum ve tişörtümle beraber diğer renklileri yıkayayım.

 

     Tek katlı evimizin, çamaşır makinasının durduğu bodrumuna inen merdiven, yatak odalarının olduğu koridorun tam ortasında bulunuyor.  Sürme bir kapı var merdivenin başında. Merdivenden inerken de tam karşıda açılmayan bir cam, tavanda da, güneş girsin diye sonradan yapılmış bir başka cam. Esasında karşıdaki cam kaldırılıp oraya çok güzel bir vitray konulabilir de, çok iş, uğraşmak gerekir. Onun yerine, camın hemen altında bulunan duvardaki boşluğa geçen yaz Madrid’de iken gittiğimiz Prado Müzesi’nden aldığım Velazquez’in “Çarmıha Gerilmiş İsa” adlı resminin kopyasını çerçeveletip asmayı düşünüyorum. Yoksa Anadolulu bir aziz olan Haralambos’un bir ikonasını bulsam da, onu mu assam?

 

     Çok çok seneler önce İngiltere’de işkence gibi bir programda lisanüstü eğitim yaparken, şaka gibi, bir İngiliz, bir Amerikalı, bir Kanadalı ve bendeniz bir Türk’ten oluşan sınıfımızda, bir de Yunanlı vardı. Adı Babis’ti. Çok zaman sonra asıl adının Haralambos olduğunu öğrendim. Babis, Haralambos’un kısaltılmış haliymiş!

 

     Bildiğim kadarıyla, Yunanca’da bir kişi sizin yanınızda değilken ondan bahsederseniz, isminin sonuna “s” harfini koyuyorsunuz. Yani Babis yanımızda değilken adı Babis oluyor. Ama o kişi sizin yanınızda ise veya ona sesleniyorsanız, o zaman “s” harfi düşüyor; bizim Babis’in adı da o zaman Babi oluyor. Amerikalı Bob veya Bobby gibi. Zaten bir Çinlilerde, bir de Yunanlılarda gördüm, kendi güzel isimleri yerine Amerikan vari isimler kullananları.

 

     İşte İngiltere’nin, Allah’ın hatırlamadığı, kuşun uçmadığı, kervanın geçmediği, yazları neredeyse güneşin batmadığı, kışların ise güneşin neredeyse yüzünü göstermediği Lancaster şehrindeki, çevresindeki tarlalardan dolayı Ankara’nın Esenboğa’sı gibi her daim gübre kokan üniversitede tanıştığım Babis’le olan arkadaşlığım zamanla ilerledi ve yıllar sonra Yasemin ile birlikte, Ankara’dan araba ile yola çıkıp, Atina’ya, onu ve ailesini ziyaret etmeye bile gittik.

 

     Babis’in anne tarafı İzmir ve Adana kökenli. O yüzden, annesinin sekiz kardeşinin en büyüğü olan Yunanistan doğumlu Tasos Dayı, hayatında gördüğü ikinci Türk Yasemin ve ben olmamıza rağmen, -birincisi, Sakız Adası’ndaki yazlıklarında tatil yaparken fırtınaya yakalanıp da adaya sığınmak zorunda kalan bir Türk balıkçısıymış- Adana şivesi ile öyle güzel bir Türkçe konuşuyor, bizim hiç duymadığımız Adana bölgesine ait şarkıları öyle güzel söylüyordu ki, Adanalı değilim ama, inanın, yıllar önce kaybetmiş bir akrabamı bulmuş gibi olmuştum. Orada kaldığımız süre içerisinde beni her gördüğünde “Oğlum!” diye sarılıp öpen Tasos Dayı, Yasemin’in de ellerini tutup “Gelinim benim! Gelinim!” diyordu.

 

     Atina’ya yapmış olduğumuz bu seyahat sırasında gezmiş olduğumuz o harika tarihi yerlerin haricinde, Babis bizi, bir de, her Pazar ayin için gittiği kiliseye götürdü. Haziran ayının nemli sıcağında yürüyerek gittik. Sessizce içeri girdik. O tanıdık kilise kokusu karşıladı bizi. İçerisinin serinliği, dışarının yapış yapış sıcağından sonra çok iyi gelmişti.

 

     Kiliseye girince, siyah kıyafetler giymiş, zincirleri, uzun kara sakallarının altında, görünmeyen kocaman bir Rum Ortodoks hacı boynundan sallanan, elinde de silindirimsi bir siyah şapka taşıyan kilisenin papazına rastladık. Babis onunla kısaca konuştu. Papaz Efendi bize başıyla hafif bir selam verdikten sonra, kapıdan yeni giren birine doğru yanımızdan ayrıldı. Babis de bizi alıp güzel bir ikonanın önüne götürdü.

 

     Anadolulu Aziz Haralambos’un ikonasıymış bu. İkonanın ortasında avurtları çökmüş, burnu sivri, gözleri dışarı çıkık ve irice açılmış, başı kel, beyaz sakalları bizim memleketin insanınınkinden çok Çinli bilgelerinkine benzeyen ve teni fark edilir derecede esmer olan bir aziz. Kenarlarında da, azizin hikayesini anlatan küçük resimler. Bizim Babis de, ismini aldığı Aziz Haralambos’un tersine, sapsarışın, bembeyaz tenli ve masmavi gözlü Yunan tanrısı gibi bir adam.

 

     Gördük ikonayı, ne kadar güzel falan deyip çıkmayı beklerken, Babis, azizin hikayesini anlatan resimlerin üzerine, soldan sağa yarım çember uzunluğunda yazılmış olan kısa cümleleri okumamızı istedi. Yunanistan’da araba kullanırken, hem Yunanca, hem de İngilizce yazan yer adı levhalarını, lisede de öğrendiğimiz matematik sembollerinin yardımı ile okuyarak Yunan alfabesini çözmüş olsak da, bir ikonadaki Yunanca yazıları okuyacaktık da, ne anlayacaktık? Babis, oku diye ısrar etti. Ben de başladım okumaya. Aklımda kaldığı kadarıyla şöyle bir şeyler yazıyordu.

 

     Ayosu yakaladılar, onu soydular.

     Atın üzerine bindirip gezdirdiler.

     Çocuklar Ayos ile alay edip ona taş attılar.

     ...

 

     Türkçe yazılmış. Her yazının altında da, yazıda bahsedilen hikayenin resmi. Yasemin ile birbirimize baktık. Ne yalan söyleyeyim gözlerimizden yaşlar geldi. Yüzümüze gülerek bakan Babis “Karamanlika bu.” dedi. İçimden “Ne Karamalikası yahu? Karaman Türklerinin Türkçesi bu.” dedim. Hani şu nüfus mübadelesi sırasında, bir kelime Rumca bilmedikleri halde, sırf Rum Ortodoks oldukları için bizlerle birlikte yüzlerce yıldır yaşadıkları Anadolu’dan kovulan Karamanlılar. İşte onlar yapmış bu ikonayı ve öyle güzel, öyle saf bir Türkçe ile de süslemişler ki, hayran olmamak elde değil.

 

     Aklıma o an, Adalı Konstantin geldi. Karaman ağzıyla konuşan, “bin tanesi iki yüz elli gram et vermeyen” pilavlıklar Ada’ya doğru uçtuğunda canavarlaşan Konstantin. Bir de, Kalafat ile Sotiri geldi aklıma. Onlarla kayığa binip, zokaları parlatmak, midyeleri taktığım oltaları salmak istedim denize, karagöz avlamak için. Keşke bana da kızsaydı Kalafat, ah keşke. Gücenmezdim ki hiç. Akşam olunca, martının yarım kalmış hikayesini bile tamamlardım belki, paltolarımızın içine girmiş, ateşin etrafında yatarken.

 

     Vardır, eminim ki, İstanbul’da, ya da İzmir’de, belki de Sinop’ta, ya da Ayvalık’ta, benim Atina’da gördüğüm Yunan harfleri ile Türkçe yazılı ikonalara benzeyen ikonalar. Ama Ankara’da büyüyen benim için, harika bir rastlantıydı bu, Atina yakınındaki Moschato adlı yerdeki büyükçe bir kilisede Türkçe yazılı bir ikonayı okumak.

 

     Hem arkadaşımın adı, hem de bizim memleketin bir insanının adı olduğu için severim Haralambos adını. Bulursam güzel bir Aziz Haralambos ikonasını veya resmini, asacağım bizim evin bodrumuna inen merdivenlerin karşısındaki duvara. Ya da İspanya’da satın aldığım çarmıhtaki Nazaretli İsa’nın resmini. Sonra da bize misafirliğe gelen yabancılar, evi gezdirmek bahanesiyle, ben onları aşağıya, bodruma indirirken, görecekler astığım İsa veya Aziz Haralambos resmini. Anlamayacaklar tabii ki ne olduğunu? Soracaklar bana benim Hristiyan olup olmadığı mı. Ben de, hayır, diyeceğim, elhamdülillah Müslümanım. Öyle bir söyleyeceğim ki bunu, doğru mu, değil mi, onu da anlamayacaklar. Ve sonra başlayacağım anlatmaya, ta en başından, “Oku! Yaratan Rabbinin adıyle oku! O, insanı bir kan pıhtısından yarattı.” diyerek. Karşı-misyonerlik görevimi yerine getireceğim.

 

     Çamaşırlar makinada. Sırada yemek. Menü kafamda hazır. Öğlenden indirdiğim tavuk göğsü ve kalçaları, kemiksiz, kabaca doğranmış bir soğan, olduğu gibi de kereviz sapları; hepsi bir tencereye konacak, çok fazla su eklemeden sekiz dakika düdüklü tencerede haşlanacak. Daha sonra tavuğun suyu bir tencereye süzülecek ve içine bir avuç içinden biraz fazla arpa veya tel şehriye konup kısık ateşte beş dakika kaynatılacak. Çorba hazır. Haşlanmış tavuklar ise bir tavanın içine el ile küçük küçük parçalanarak konacak. Üzerine de o günkü ruh halime göre, çeşitli baharat kombinasyonları, bal ve soya sosu eklenip tavada hafif kavrulana kadar pişirilecek. Bunlar yapılırken de, Japonya’da alıştığımız ve her gittiğimiz memlekette ilk iş olarak bir tane satın aldığımız pilav pişirme makinasında üç bardak pirinç pişirilecek. Ayrıca, bir bütün marul ayıklanıp yıkanacak, küçük küçük kesilip, domatesle birlikte, üzerine limon, zeytinyağı ve tuz eklenerek salata yapılacak. Akşam yemeği hazır.

 

     Ben yemek yaparken duşlarını alıp aklanmış ve paklanmış bir halde masaya oturan çocuklar zevkle yediler yemeklerini. Ben de, her zamankinin aksine pek karışmadım ne kadar yemek yediklerine veya yemek yerken ağızlarını şapırdatmalarına. Mutlu kalktılar sofradan. Masayı toplamama yardım ettikten sonra, Rauf piyano çalmaya gitti. Refik de mutfak tezgahında, Pazar akşamının yatma saatine bıraktığı İngilizce ödevini yaptı.

 

     Onlar dişlerini fırçalayıp yatmaya hazırlanırken, ben de yıkanması biten çamaşırları kurutma makinasına koymak için alt kata indim tekrar. Merdivenden inerken yine düşündüm İsa ile Aziz Haralambos’u. “Oku!” dedim, içimden. Sonra da hafif sesli güldüm. Sesimi duyan Rauf, ağzı diş macunu köpükleriyle dolu olduğu için anlaşılmayacak bir şekilde homurdanarak ne olduğunu sordu bana. Daha doğrusu ben, öyle sorduğunu düşündüm. “Bir şey yok.” diye yukarı bağırdım. “Hadi yatın artık.”

 

     Yukarı çıktığımda, ikisi de yataklarındaydı. Aynı odada olan yatakları. Adet gereği, ben odalarına girince, Refik yatağından fırlayıp abisinin üstüne atladı ve öpme bahanesi ile onu yanağından yaladı. Rauf da “Iııyyyyyyy!” diye bir iğrenme sesi çıkarıp, ağzı iki tarafından aşağıya sarkmış, Japon Kabuki oyuncularının korkunç yüzleri gibi bir yüzle, yanağını yorganına sildi. Kardeşine kızar gibi yaptı; kıkır kıkır güldü. Her ikisine de kaç kere bunu yapmamaları gerektiğini söylememe rağmen, daha bir gece sektirmediler: biri öbürünü yalar, öbürü de diğerinin tükürüklerini kendi yorganına siler. Bu akşam ses etmedim. Onlar yorgun, ben yorgun; bir an önce yatsınlar istiyorum.

 

    Yalama, silme faslı bittikten sonra, eğildim ilk önce Rauf’u öptüm. Sonra da üç tane oyuncak köpeği ile yatağında sarmaş dolaş olmuş, çok kısa bir süre sonra da gözleri kapanacağı her halinden belli olan Refik’i. Işıklarını kapattım ve odalarından çıkarken iyi geceler dedim. Onlar da iyi geceler, dedi. Koridorda iki adım atmıştım ki, Rauf’un kısık sesi duyuldu:

 

                “Teşekkür ederim, baba.”

 

     Durdum koridorda. Belki bir saniye. Göz pınarlarım sızladı. Gözlerim yaşardı. Kısık sesle cevap verdim:

 

                “Asıl ben teşekkür ederim.”

 

     Evet, hem de çok teşekkür ederim, benim oğullarım olduğunuz için.

 

Chevy Chase, 12 Nisan – 30 Mayıs 2015

 

 

Not: Eğer değerli vaktinizi ayırıp yukarıdaki yazımı baştan sona okuduysanız, valla ne deyim, çok teşekkür ederim. Email adresimin linki bu kaler@kalerinkalemi.com. Ona tıklayıp yazıyı okuduğunuzu bana bildirirseniz ve isminizi yazarsanız, bilemiyorum, belki size bir hediye gönderirim. Olmadı yılbaşlarında elektronik kart atarım. O da olmadı, arada bir mesaj yazar, halinizi, hatırınızı sorarım. Sevgiler.

 

Yazılar sayfasına geri dön.

Print | Sitemap
© İhsan Kaler Hürcan