“Her yıl olduğu gibi” diye başladı,”dün gece de arka bahçede ateş yaktım. Soğuktu hava, pek halim de yoktu ama adet yerini bulsun istedim. Bulmazsa olmaz haliyle. Şu adını bir türlü öğrenemediğim çalı var ya, işte ilk önce ondan kestiğim dalları koydum bizim yuvarlak mangalın içine. Mangal diyorum da, ateş çukuru olsa gerek çevirisi. Aman ne bileyim. Adı her neyse ne. Dalların üzerine, geçenlerde satın aldığım kar küreyicisinin karton paketini parçalayıp attım. Hiç sorma kar küreyicisini niye aldım diye, çok uzun hikaye. Başka zaman anlatırım artık. En üste de ta bir yıl önce evin önündeki çam ağacının dallarından kestiğim odunları koydum. Normalde tutuşmaz da, ateş tutuşturucuyu yakıp en alta koyunca, biraz bekledikten sonra odunlar ateş aldı. Nasıl bir kimyasalsa o, yavaş yavaş yandı. Önce yoğun bir gri duman çıktı odunlardan. Karanlıkta kokusundan anladım rengini. Ha, ha, ha! Karton yanıp da, kor olan ince kağıt gibi parçaları, atalarının ruhlarının kendilerini ziyaret ettiklerine inandıkları Ağustos ayındaki 'obon' adlı festivalde Japonların göğe saldıkları kırmızı fenerler gibi ateşin ısısıyla havaya uçuştular. Bir kaçı çatının üzerine doğru gitti. Aman, dedim kendi kendime, şu gün dönümünü kutlayacağım diye gecenin bir vakti evi yakmayayım. Havada nem de yok gibi zaten. Tutuşur valla fark etmeden ev de, iş açarım başıma. Neyse havada sönüp gitti kağıt parçaları. Beyaz külleri sağa sola saçıldı. Ateş daha sonra tümüyle duman salmayı bıraktı. Güzel güzel yanar oldu. Alevleri seyrederken, çıtır çıtır ses çıkartmasını dinledim odunların. Arada bir tıs diye uzunca bir ses de çıkarıyor odunlar. Neden acaba? Bilmem. Alevlerin türlü renkleri içinde tanıdık şekiller bulmaya çalıştım. Bulamadım. Çok hızlı değişiyorlar çünkü; gözlerim fırıl fırıl döndü. Bir yere yetişmek istercesine aceleci ateşin alevleri. Yalazları mı desem? Daha havalı bir kelime. Hıh! Neyse, elimdeki sopa ile yanmakta olan kalın odunlara vurunca kıvılcımlar da sıçradı hızlıca gecenin karanlığına doğru. Saymanın imkanı yok ama sanırım bir vuruşta yüzlerce kıvılcım çıkıyordur. Belki binlerce. Avucunda biriktirip havaya savursan böyle güzel görünmezler. Gerçekten çok güzel görünüyorlar. O kadar hızlılar ki, arkalarında ince birer kırmızı iz bırakarak kayboluyorlar. Dans ediyorlar sanki. Küçüklüğümde okuduğum, daha doğrusu resimlerine baktığım bir kitabı hatırlatır kıvılcımlar bana her seferinde. ‘Ali Baba ve Kırk Haramiler’ idi hikaye. İngilizce. Okuyamıyordum. Resimlerine bakıyordum sadece. Ali Baba’nın karısı kocaman testilerin içine saklanmış haramilerin üzerine kızgın yağ mıdır nedir onu döküyordu diye hatırımda kalmış. İşte o kızgın yağın sıcaklığını göstermek için resimde her testinin üzerinde iç içe geçmiş çizgiler vardı yukarıya doğru kıvrılarak çıkan. Benim kıvılcımlar gibi. Nereden nereye? Kıvılcımları görünce aklıma hep o resim gelir.”
Oturduğu yerden zarif bir hareketle yavaşça kalktı. Artık pek bulunmayan altı kauçuk kaplı ayakkabıları ile sessizce camın önüne gitti. Parlayan güneşe doğru kafasını kaldırıp gözlerini kapadı. Dışarının soğuğuna rağmen camdan içeriye giren güneşin sıcaklığını hissetti yüzünde. Derin bir nefes aldı. Omuzlarını ensesine doğru çekip kafasını bir sağa bir sola doğru yatırdı. Omuzlarını indirirken arkadan öne doğru bir kaç kere çevirdi. Sırtındaki tutulmuş kasların tıkırtılarını hissetti. Gözlerini açtı. Kafasını eğip pencereden aşağı doğru sokağa baktı. Kaldırımlarda koşuşturarak yürüyen renksiz kalabalığın arasından, bir dükkanın camekanının altındaki kuytu yerde kartonların üzerinde kat be kat battaniyelere sarılı halde yatan evsiz barksız kişiyi gördü; battaniye kümbetinin hemen yanıbaşında duran şişeye takıldı gözü.
“Elbette ki, bir şişe şarap da açtım. Kırmızı. Zinfandel. Buruk, hoş bir tadı vardı. Ne yalan söyleyeyim, yavaş yavaş bir şişeyi bitirdim ateşle oynarken. Bu aralar kilo aldığım için olsa gerek pek etkilemiyor bir şişe. Sarhoş olmak marifet değil de, çakırkeyif bile olamıyorsan, hamallık esasında bu kadar içmek. Ama kim ne derse desin, hoş yahu şarap içmek, hele ateş de çıtır çıtır yanarken. Hayyam misali benimkisi. Klasik müzik de açtım ama Paganini çalıp durdu arka arkaya. İyi, güzel, hoş da bu kadar Paganini dinlemek yoruyor insanı be. Ben de Telemann’ı açtım bir süre sonra. Üç yüz yıl öncesine gittim. Ne deyim, çok hoşuma gidiyor Telemann. Anlaşılmaz bir huzur veriyor bana. Ateş yüzüme çarptıkça, şarabın da etkisiyle daha bir sıcak hissettim kendimi. Sırtım ise soğukta kaldı. Gelecek sene iki ateş yakıp, ikisinin arasına oturacağım.”
Yavaş adımlar ile oturduğu yere geri döndü. Otururken, sırtını dayadığı yere bırakmış olduğu paltosunu kucağına aldı. Ellerini katlı paltonun arasından birleştirdi. Sırtını arkaya yaslamadı. Dik durdu.
“Gece yarısını çok da geçirmeden ateşi yanar bırakıp içeri girdim. Gece birden ortaya çıkan tilkisi var, geyiği var bizim oraların. Bu aralar yarasa da musallat oldu saçak altlarına. Tamam ateş güzel, gece güzel, bulutların arasından gözükürse eğer ayın ışığı da güzel de gecenin bir saatinde tilki ile burun buruna gelmeyi hiç istemem doğrusu. Zaten ateş de gölgelenmeye yüz tutmuştu. Mangalın telden kapağını kapatıp yatağa gittim. Üstüm başım is kokmuştu. Üşendim duş almaya valla. Zaten kafam da hafiften buğulanmıştı. Pijamalarımı bile giymeden don, fanila yattım öylece yatağa. Sessiz, rüyasız bir geceydi. Uzamaya başlayan ilk günün sabahına uyandığımda ise ilk işim mangala bakmak oldu. Hala sıcaktı. Sopayla şöyle bir eşeledim külleri. Köz olmuş küçük odun parçaları parıldadı alttan. Tam da kahve yapılacak kıvamdaydılar. Anlayacağın o kadar çok odun yakmışım ki dün akşam, ... ”
Omuzuna hafifçe konan eli hissedince, hiç irkilmeden sustu. Sözüne devam etmedi. Yüzünü çevirmeden anladım der gibi başını aşağı yukarı bir kere oynattı. Elin ağırlığı omuzundan kalkınca sırtını daha bir dikleştiriverdi; derin bir nefes alıp hızlıca ayağa kalktı. Gözlerini buruşturdu, yutkundu. O anı içinde sonsuzlaştırdı. Başı dik, vakur bir eda ile kapıya doğru yürüdü. Arkasına bakmadı. Bakamadı.
Chevy Chase, 23 Aralık 2016